Dedemi kaybettiğimde 8 yaşımdaydım.
O küçücük hayatımın, ilk soğuk günüydü.
Ablam da 14 yaşında bir çocuk olmasına rağmen, o gün büyüdü benim gözümde.
Bir anda evi toparlayan, ikimiz için bilet alan, yolda acıkırım veya terledim diye, çantama öteberi tıkıştıran bir annecik oldu.
10 saatlik bir yolculuğun ardından, dedemin evine girdiğimde, kimse bizi karşılamamıştı hatta görmezden geliyorlardı.
Ne annem, ne babam, ne anneannem...
Ne o evde torunlar geldi diye bir koşturmaca vardı, ne sevdiğim yemekler yapılmıştı ne de dedem her yeri abur cuburla doldurmuştu.
Sevilmediğimi sanmıştım, çocukluk işte...
İçeri girdim, herkesi izledim.
O sırada dedemin en çok güldüğü şeyi, kendi taklidini yaptım ve bolca gülüp dedemi sordum.
Üzerime bir 10 kişi atladı herhalde, bağırışlar, haykırmalar, öpmeler...
Bir anda görünmezlik, bir nevi 'aman çocuktur' perdemi üzerimden attığımı zannettim.
Odadan herkesi çıkarıp, vedalaşmamı istediler, uygun bir dille bana olan biteni anlattılar.
O gün bugündür hiç ağlamadım, ağlamayacağım da.
Çünkü dedem benim gözümde hala, kahkaları ile varolan, en çok 'beni' seven, şirin insan olarak vardır hayatımda.
Sizinki de öyle olsun, kaybetmenin verdiği acının yüreğinize girmesine müsade etmeyin.
En güzel anlarınızla, en çok sevdiğiniz yönleriyle, tekrar tekrar yaşayın hatıralarınızı.
Kaybetmenin kahrından çok, bunca yıldır öyle bir insanın yanında olma, onu tanıyabilme ve her şeyden çok da iliklerinize kadar sevebilmenin, ne denli eşsiz olduğunu söyleyin kendinize.
Dedenizin ruhu şad, yolu ışık olsun, nurlar içinde uyusun...