- 21 Ocak 2012
- 6.955
- 19.368
Türkiye'den Taşınmak
Yabancı bir dostumun sosyal medyadaki paylaşımı dikkatimi çekti…
Türkiye’yle ilgili bir yazıydı:
“Why I Moved From Turkey?” Yani; “Türkiye’den Neden Taşındım?”
Yazıyı kaleme alan kişi Melih Karakelle isminde bir makine mühendisi… Radikal bir karar alıp; geçmişine dair her şeyi geride bırakarak Türkiye’den ayrılmış, İngiltere’ye yerleşmiş… Türkiye’yi terk etme kararının gerekçelerini de blog yazısı şeklinde kaleme almış… Binlerce kişi okumuş yazıyı, sosyal medyada yüzlerce kişi paylaşmış. Baştan sona ilgiyle okudum bu ilginç yazıyı… Bir ayrılık yazısı… Ama oldukça farklı; iş bulmaya gurbete gidenlerinki gibi değil… Bu bir tepki, bir protesto aslında…
Bu düşündürücü yazıdan bazı satırları paylaşmak istiyorum…
“...Türkiye, son 12-13 yılda artarak devam etmekle beraber son 30 yıldır, Özal ile başlayan bir çürüme süreci sonucu artık tam olarak yozlaşmış bir ülke…”
Katılıyorum... Gerçekten de toplumun genleriyle çok fazla oynandı ve oynanmaya devam ediliyor hala… Günümüzde yaşanan bir “değerler kaybı”dır aslında… Bizi “biz” yapan hoşgörü, saygı gibi erdemlerin erozyonudur bugün gelinen nokta… Kişinin kendisini kurtarabilmesi için her şeyi ve her yolu mubah sayan bu çarpık anlayış “Benim memurum işini bilir”le başladı, “Köşeyi dön de nasıl dönersen dön” ile devam etti… Bugüne geldiğimizde ise “Benden olan yaşasın, benden olmayan ne hali varsı görsün” halini aldı bu çürüme… Toplum, sınırları bilinçaltında çizilmiş kamplara bölündü…
“…Şu an Türkiye’de cehalet bir norm olarak toplumun genelinde kabul görüyor. Üstelik cehaletin iktidar olduğu bir noktadayız. Devletin cehaleti bırakın önlemek, körüklediği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durumda, günümüz Türkiye’si basitçe, yozlaşmış bir toplum olarak tarif edilebilir, çünkü kritik eşik aşılmış, çürüme toplumun genelini sarmıştır…”
Bu da doğru… Demokrat Parti ile birlikte başlar Türkiye’de toplumun cahil kalmasının (bırakılmasının) tarihçesi… Bir şeyin yanlış olduğunu görüp de, değiştirme gücü ve yetkisine sahipken, o yanlışlığı düzeltmeyenlerin o yanlıştan menfaatleri vardır… Çok partili hayatla birlikte cahil kitlelerin daha kolay yönlendirileceği keşfedilmiş ve böyle gelmiş böyle sürmüştür günümüze kadar… Bu yüzden halkın bilinçlenmesi hiçbir siyasi erkin temel gayesi olmamıştır…
Neden her hükümet göreve başlarken ilk önce eğitim sistemine el atar? Çünkü her hükümet kendi istediği prototip nesli yetiştirmeyi hedefler. Ki, hepsinin ortak paydasında sorgulamayan, kabullenen bir toplum yaratma arzusu ağır basar… Bakmayın “Her şehre bir üniversite kazandırdık” söylemlerine… Üniversite binası dikmek kolaydır… Eğitimin niceliği değil niteliği önemlidir… İçi boş eğitim sistemi de ancak “eğitimli cahil”ler yetiştirir…
“Türkiye’den Neden Taşındım?” başlıklı yazıda başka eleştiriler de mevcut…
“…1960’ların Afganistan’ına, İran’ına Lübnan’ına, Mısır’ına bakın. Bir de bugünkü haline bakın. Afganistan’ın ve diğerlerinin bu noktada kaybettiği şey, dini özgürlükler falan değildi. Onlar, cehaletin önlenmesi ile ilgili savaşı kaybettiler. Toplumlarında cahil olmak geçer akçe oldu, iktidara gelenler meydanlarda eğitimli insanları “monşerler” diye yuhalatıp da cehaletten beslenince oldu bunlar. Sonrasında cahil bir milleti yönetmenin en kolay yolu olan din öğesi ön plana çıkmış olabilir ancak bütün bu ülkeler yozlaşarak bu duruma geldiler, dindarlaşarak değil…”
“…Türkiye yozlaşmada komşularına göre biraz yavaş hareket etti. Bunu ister “Atatürk’lü yıllar sayesinde” diye tarif edin, isterseniz de “Avrupa’nın burnunun dibinde tüm bu orta doğu pisliği ile arasındaki tampon olduğu için, Avrupa tarafından kollandı” diye tanımlayın ama Türkiye için de süre sonunda doldu…”
“…Şu an, günde ortalama 12 saatini TV de bol tecavüzlü, aldatmalı, dolandırmalı, abisinin karısına sulanmalı diziler ve evlilik programları izleyerek geçiren, kendisi dışında kimseye saygı göstermeyen, çıkarı uğruna yaptığı her şeyi mubah sayan, kaba davranmayı geçer akçe sanıp ülke yönetimini bile kabadayılığa teslim eden bir topluma dönüşmüş durumdayız…”
“…Bu durumda en komiğime giden ise “CHP adam gibi muhalefet yapsa” gibisinden günlük hayatta hiçbir pratiği olmayan bir durumun olası tek kurtuluş olarak görülmesi. Bu sözleri sıklıkla dile getirenlerden tek talebim kendilerine bir siyasi parti kurup CHP’yi beklemekten vazgeçmeleri..."
Yazıda dikkat çekilen hususlar aslında Türkiye’de birçok aydının üzerinde hemfikir olduğu hususlar… Başka platformlarda da dillendiriliyor benzer eleştiriler… Söz konusu yazıyı kaleme alan kişi toplumun belirli bir kesiminin kendi arasında fısıldaştığı durumu yüksek sesle dillendirmiş…
Beni şaşırtan ve düşündüren husus başka… Türkiye’den ayrılma planı yapanların sayısında büyük artış var son yıllarda… Batılı ülkelerdeki emlak piyasasını araştırmaya başlayanların, “Başımızı sokacak mütevazı bir evi kaça alırız?” diye soruşturanların sayısı artıyor… Bir kesimin, Türkiye’den umudu kestiği ve kendisine, ailesine farklı ülkelerde, farklı bir istikbal arayışına girdiği bir gerçek… Yeni değil aslında bu arayış… Kimi çiftlerin çocuklarının doğumlarını Amerika’da ya da bir başka ülkede yaptırmaları bu yüzden… Çocuğunun bir AB ülkesinde ya da ABD’de dünyaya gelip o ülkenin vatandaşlığına sahip olmasını yarınlarının garantisi olarak görenlerin sayısı hiç de az değil Türkiye’de…
Sanmayın ki bu eğilim varlıklı kesimde yaygın… Bilakis, sistemin yarattığı zenginlerin keyfi yerinde… Gitmeye niyetlenenlerin buluştuğu ortak payda eğitim ve bilinç düzeyi… Özellikle iyi eğitim almış, evrensel değerleri özümsemiş kitleler umutlarını yitirmeye başladı Türkiye’den… Çok trajik bir gerçektir bu… Kim, neden ülkesini, doğup büyüdüğü toprakları, hayatını, alışkanlıklarını terk etmek ister ki? Bu, öyle bir anda alınabilecek kadar basit bir karar mıdır? Elbette ki hayır… İyi bir iş bulma umuduyla doğduğu büyüdüğü toprakları terk etmek ayrı şey; ülkesinin yarınlarından umudunu kesip hayatının geri kalanını başka bir ülkede sürdürmek ayrı… Çalışmak için giden, ülkesine aşkını içine gömer gider… Ama ya küserek gidenler? Necati Cumalı’nın “Nalınlar” isimli eserindeki Seher gibi; nalınlarını alıp da gidenleri döndürmek mümkün müdür bir daha geri?
Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un YKB Yayınları’ndan çıkan “Doğu’dan Uzakta” isimli kitabını anımsadım bu yazıyı okurken… İç savaş çıkınca Paris’e kaçarak terk ettiği ülkesi Lübnan’a yıllar sonra geri dönen Adam’ın not defterine düştüğü şu notu anımsadım: "Her akşam anavatanımdan niçin uzaklaştığımı bir kez daha keşfettiğim doğru; ama her sabah ondan niçin asla kopmadığımı da keşfediyorum.”
“Türkiye iyiye mi gidiyor, kötüye mi gidiyor?” sorusunun yanıtı bir başka sorunun içinde gizli: “Kişisel özgürlükler mi daha önemli, yoksa ekonomik göstergeler mi?” İkisi de önemlidir elbette. Ama kendini “özgür” hissetmeyen birisinin zengin hissetmesi neye yarar ki? Hangi servet özgürlükten önemli ve değerli olabilir ki?
Birleşik Arap Emirlikleri’nde kişi başına düşen yıllık gelir 48.821 Dolar... Birçok batı ülkesinin hatta ABD’nin bile üzerinde… Birleşik Arap Emirlikleri’nin çok demokratik, bireysel özgürlüklerin her anlamda yaşandığı bir ülke olduğunu söyleyebilir miyiz? İran’ın bütçesi açık değil, fazla veriyor… Veriyor da ne oluyor? Yani, Türkiye’nin dört bir yanında yükselen gökdelenler, AVM’ler de değil kriter… Birey aydınlanamadıysa, birey cahilse, birey özgürlüğüne sahip çıkmıyorsa, oturduğu binanın kaç katlı olduğu, nasıl ısındığı evinde kaç TV kanalının çıktığı vs hepsi detaydır…
Türkiye’den ayrılmaya karar verenler öncelikle “yaşama haklarını” güvence altına almak istiyorlar ki, kimsenin buna diyecek bir sözü olamaz da. Albert Camus “Bir ülkeyi anlamak için o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakmak lazım” der… Medeni ülkelerde insanların büyük bölümü yaşlılıkla birlikte, bedenleri tükendiği için ölür… İstisnalar vardır elbette… Türkiye’de insanların nasıl öldükleri aslında ülke gerçeğini çok güzel ortaya koyar…
Madende, gerekli tedbirlerin alınmaması neticesinde hayatlarını kaybedenler.
Depremde çürük binalarda can verenler…
Trafik kazalarında pisipisine yaşamlarını yitirenler…
Yolda yürürken başına bir şey düşerek ölenler…
Kaza kurşunuyla hayatlarından olanlar…
Polis müdahalesinde canından olanlar…
Eşi ya da boşandığı eşi tarafından öldürülen kadınlar…
Vs… Vs… Vs… Yıllar önce Türkiye’ye gelen bir yabancı profesör “Biz Avrupalılar mucizeler neticesinde ölüyoruz ama siz Türkler mucizeler neticesinde hayatta kalıyorsunuz” demişti… Tablo buysa… Yıllar içinde söz konusu durum düzeleceğine daha da kötüleşiyorsa… Bireyin kendisini huzurlu ve güvende hissetmesini bekleyebilir misiniz?
Ve kişi, kendisini daha güvende hissedeceği bir ülkeye gitmek isterse nasıl kızabilirsiniz?
Türkiye’den ayrılmak isteyenler öncelikle hukuk sistemine inançlarını yitirdiklerini ifade ediyorlar ki, bu bağlamda işlerin iyi gitmediği herkesin malumu… “Dinleniyor muyum?” endişesiyle telefonda konuşmaktan çekinen, Düşüncesini açıklarken “başıma bir şey gelir mi?” diye yutkunan bir toplum… Yıllarca tutuklu kalıp sonra salıverilen; insanların neden tutuklandığı neden salındığı bile belli olmayan bir hukuki kaos… Hangi medeni ülkede “Aman sesini çıkarma, şahit yazarlar” yaklaşımını görürsünüz? Neden Türkiye’de bir mahkemeden evinize bir tebligat geldiğinde yüreği çarpar insanın o zarfı açarken? Evinin kapısı bir polis memuru tarafından çalındığında, hiç bir kanun dışı işi olmamasına rağmen yine de neden endişe duyar insan?
Bireysel özgürlüklerin birincil garantörüdür hukuk… Her şey önce hukukla başlar… Hukuk kavramına güven duyulmuyorsa neyin bir anlamı kalır ki? Duble yolların mı, gökdelenlerin mi, hızlı trenlerin mi?
Türkiye’den ayrılma kararı alanlara kızabilirsiniz… “Kaçmayın; kalın, mücadele edin” de diyebilirsiniz… Ama “Türkiye’den Neden Ayrıldım?” başlıklı yazıda belirtildiği gibi sisteme umut kaybı son yıllarda tavan yapmış durumda… Bireysel özgürlükler, çok seslilik gibi evrensel demokrasinin olmazsa olmaz öncelikleri bağlamında son yıllarda hızla irtifa kaybediyor Türkiye… Ve kişi kendini “hür” hissetmiyorsa, hiçbir şeyin anlamı kalmıyor…
“Türkiye’den Neden Ayrıldım?” başlıklı yazı Yeni Türkü’nün bir şarkısını düşündürdü bana… Murathan Mungan’ın “Terk eden” isimli şiirinden sözlerini alan şarkıda şöyle bir ifade vardır: "Aslında giden değil kalandır terk eden, giden de bu yüzden gitmiştir zaten” Şu durumda Türkiye’den ayrılanlar mı terk etmiş olur ülkesini… Ya da ülkesi kendisini terk ettiği için mi ayrılmaktadır gidenler?
Ugur Oral
http://www.uguroral.com.tr/Turkiyeden_Tasinmak_Yazi_210.html#.VJTkH2A7UD
Yabancı bir dostumun sosyal medyadaki paylaşımı dikkatimi çekti…
Türkiye’yle ilgili bir yazıydı:
“Why I Moved From Turkey?” Yani; “Türkiye’den Neden Taşındım?”
Yazıyı kaleme alan kişi Melih Karakelle isminde bir makine mühendisi… Radikal bir karar alıp; geçmişine dair her şeyi geride bırakarak Türkiye’den ayrılmış, İngiltere’ye yerleşmiş… Türkiye’yi terk etme kararının gerekçelerini de blog yazısı şeklinde kaleme almış… Binlerce kişi okumuş yazıyı, sosyal medyada yüzlerce kişi paylaşmış. Baştan sona ilgiyle okudum bu ilginç yazıyı… Bir ayrılık yazısı… Ama oldukça farklı; iş bulmaya gurbete gidenlerinki gibi değil… Bu bir tepki, bir protesto aslında…
Bu düşündürücü yazıdan bazı satırları paylaşmak istiyorum…
“...Türkiye, son 12-13 yılda artarak devam etmekle beraber son 30 yıldır, Özal ile başlayan bir çürüme süreci sonucu artık tam olarak yozlaşmış bir ülke…”
Katılıyorum... Gerçekten de toplumun genleriyle çok fazla oynandı ve oynanmaya devam ediliyor hala… Günümüzde yaşanan bir “değerler kaybı”dır aslında… Bizi “biz” yapan hoşgörü, saygı gibi erdemlerin erozyonudur bugün gelinen nokta… Kişinin kendisini kurtarabilmesi için her şeyi ve her yolu mubah sayan bu çarpık anlayış “Benim memurum işini bilir”le başladı, “Köşeyi dön de nasıl dönersen dön” ile devam etti… Bugüne geldiğimizde ise “Benden olan yaşasın, benden olmayan ne hali varsı görsün” halini aldı bu çürüme… Toplum, sınırları bilinçaltında çizilmiş kamplara bölündü…
“…Şu an Türkiye’de cehalet bir norm olarak toplumun genelinde kabul görüyor. Üstelik cehaletin iktidar olduğu bir noktadayız. Devletin cehaleti bırakın önlemek, körüklediği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durumda, günümüz Türkiye’si basitçe, yozlaşmış bir toplum olarak tarif edilebilir, çünkü kritik eşik aşılmış, çürüme toplumun genelini sarmıştır…”
Bu da doğru… Demokrat Parti ile birlikte başlar Türkiye’de toplumun cahil kalmasının (bırakılmasının) tarihçesi… Bir şeyin yanlış olduğunu görüp de, değiştirme gücü ve yetkisine sahipken, o yanlışlığı düzeltmeyenlerin o yanlıştan menfaatleri vardır… Çok partili hayatla birlikte cahil kitlelerin daha kolay yönlendirileceği keşfedilmiş ve böyle gelmiş böyle sürmüştür günümüze kadar… Bu yüzden halkın bilinçlenmesi hiçbir siyasi erkin temel gayesi olmamıştır…
Neden her hükümet göreve başlarken ilk önce eğitim sistemine el atar? Çünkü her hükümet kendi istediği prototip nesli yetiştirmeyi hedefler. Ki, hepsinin ortak paydasında sorgulamayan, kabullenen bir toplum yaratma arzusu ağır basar… Bakmayın “Her şehre bir üniversite kazandırdık” söylemlerine… Üniversite binası dikmek kolaydır… Eğitimin niceliği değil niteliği önemlidir… İçi boş eğitim sistemi de ancak “eğitimli cahil”ler yetiştirir…
“Türkiye’den Neden Taşındım?” başlıklı yazıda başka eleştiriler de mevcut…
“…1960’ların Afganistan’ına, İran’ına Lübnan’ına, Mısır’ına bakın. Bir de bugünkü haline bakın. Afganistan’ın ve diğerlerinin bu noktada kaybettiği şey, dini özgürlükler falan değildi. Onlar, cehaletin önlenmesi ile ilgili savaşı kaybettiler. Toplumlarında cahil olmak geçer akçe oldu, iktidara gelenler meydanlarda eğitimli insanları “monşerler” diye yuhalatıp da cehaletten beslenince oldu bunlar. Sonrasında cahil bir milleti yönetmenin en kolay yolu olan din öğesi ön plana çıkmış olabilir ancak bütün bu ülkeler yozlaşarak bu duruma geldiler, dindarlaşarak değil…”
“…Türkiye yozlaşmada komşularına göre biraz yavaş hareket etti. Bunu ister “Atatürk’lü yıllar sayesinde” diye tarif edin, isterseniz de “Avrupa’nın burnunun dibinde tüm bu orta doğu pisliği ile arasındaki tampon olduğu için, Avrupa tarafından kollandı” diye tanımlayın ama Türkiye için de süre sonunda doldu…”
“…Şu an, günde ortalama 12 saatini TV de bol tecavüzlü, aldatmalı, dolandırmalı, abisinin karısına sulanmalı diziler ve evlilik programları izleyerek geçiren, kendisi dışında kimseye saygı göstermeyen, çıkarı uğruna yaptığı her şeyi mubah sayan, kaba davranmayı geçer akçe sanıp ülke yönetimini bile kabadayılığa teslim eden bir topluma dönüşmüş durumdayız…”
“…Bu durumda en komiğime giden ise “CHP adam gibi muhalefet yapsa” gibisinden günlük hayatta hiçbir pratiği olmayan bir durumun olası tek kurtuluş olarak görülmesi. Bu sözleri sıklıkla dile getirenlerden tek talebim kendilerine bir siyasi parti kurup CHP’yi beklemekten vazgeçmeleri..."
Yazıda dikkat çekilen hususlar aslında Türkiye’de birçok aydının üzerinde hemfikir olduğu hususlar… Başka platformlarda da dillendiriliyor benzer eleştiriler… Söz konusu yazıyı kaleme alan kişi toplumun belirli bir kesiminin kendi arasında fısıldaştığı durumu yüksek sesle dillendirmiş…
Beni şaşırtan ve düşündüren husus başka… Türkiye’den ayrılma planı yapanların sayısında büyük artış var son yıllarda… Batılı ülkelerdeki emlak piyasasını araştırmaya başlayanların, “Başımızı sokacak mütevazı bir evi kaça alırız?” diye soruşturanların sayısı artıyor… Bir kesimin, Türkiye’den umudu kestiği ve kendisine, ailesine farklı ülkelerde, farklı bir istikbal arayışına girdiği bir gerçek… Yeni değil aslında bu arayış… Kimi çiftlerin çocuklarının doğumlarını Amerika’da ya da bir başka ülkede yaptırmaları bu yüzden… Çocuğunun bir AB ülkesinde ya da ABD’de dünyaya gelip o ülkenin vatandaşlığına sahip olmasını yarınlarının garantisi olarak görenlerin sayısı hiç de az değil Türkiye’de…
Sanmayın ki bu eğilim varlıklı kesimde yaygın… Bilakis, sistemin yarattığı zenginlerin keyfi yerinde… Gitmeye niyetlenenlerin buluştuğu ortak payda eğitim ve bilinç düzeyi… Özellikle iyi eğitim almış, evrensel değerleri özümsemiş kitleler umutlarını yitirmeye başladı Türkiye’den… Çok trajik bir gerçektir bu… Kim, neden ülkesini, doğup büyüdüğü toprakları, hayatını, alışkanlıklarını terk etmek ister ki? Bu, öyle bir anda alınabilecek kadar basit bir karar mıdır? Elbette ki hayır… İyi bir iş bulma umuduyla doğduğu büyüdüğü toprakları terk etmek ayrı şey; ülkesinin yarınlarından umudunu kesip hayatının geri kalanını başka bir ülkede sürdürmek ayrı… Çalışmak için giden, ülkesine aşkını içine gömer gider… Ama ya küserek gidenler? Necati Cumalı’nın “Nalınlar” isimli eserindeki Seher gibi; nalınlarını alıp da gidenleri döndürmek mümkün müdür bir daha geri?
Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un YKB Yayınları’ndan çıkan “Doğu’dan Uzakta” isimli kitabını anımsadım bu yazıyı okurken… İç savaş çıkınca Paris’e kaçarak terk ettiği ülkesi Lübnan’a yıllar sonra geri dönen Adam’ın not defterine düştüğü şu notu anımsadım: "Her akşam anavatanımdan niçin uzaklaştığımı bir kez daha keşfettiğim doğru; ama her sabah ondan niçin asla kopmadığımı da keşfediyorum.”
“Türkiye iyiye mi gidiyor, kötüye mi gidiyor?” sorusunun yanıtı bir başka sorunun içinde gizli: “Kişisel özgürlükler mi daha önemli, yoksa ekonomik göstergeler mi?” İkisi de önemlidir elbette. Ama kendini “özgür” hissetmeyen birisinin zengin hissetmesi neye yarar ki? Hangi servet özgürlükten önemli ve değerli olabilir ki?
Birleşik Arap Emirlikleri’nde kişi başına düşen yıllık gelir 48.821 Dolar... Birçok batı ülkesinin hatta ABD’nin bile üzerinde… Birleşik Arap Emirlikleri’nin çok demokratik, bireysel özgürlüklerin her anlamda yaşandığı bir ülke olduğunu söyleyebilir miyiz? İran’ın bütçesi açık değil, fazla veriyor… Veriyor da ne oluyor? Yani, Türkiye’nin dört bir yanında yükselen gökdelenler, AVM’ler de değil kriter… Birey aydınlanamadıysa, birey cahilse, birey özgürlüğüne sahip çıkmıyorsa, oturduğu binanın kaç katlı olduğu, nasıl ısındığı evinde kaç TV kanalının çıktığı vs hepsi detaydır…
Türkiye’den ayrılmaya karar verenler öncelikle “yaşama haklarını” güvence altına almak istiyorlar ki, kimsenin buna diyecek bir sözü olamaz da. Albert Camus “Bir ülkeyi anlamak için o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakmak lazım” der… Medeni ülkelerde insanların büyük bölümü yaşlılıkla birlikte, bedenleri tükendiği için ölür… İstisnalar vardır elbette… Türkiye’de insanların nasıl öldükleri aslında ülke gerçeğini çok güzel ortaya koyar…
Madende, gerekli tedbirlerin alınmaması neticesinde hayatlarını kaybedenler.
Depremde çürük binalarda can verenler…
Trafik kazalarında pisipisine yaşamlarını yitirenler…
Yolda yürürken başına bir şey düşerek ölenler…
Kaza kurşunuyla hayatlarından olanlar…
Polis müdahalesinde canından olanlar…
Eşi ya da boşandığı eşi tarafından öldürülen kadınlar…
Vs… Vs… Vs… Yıllar önce Türkiye’ye gelen bir yabancı profesör “Biz Avrupalılar mucizeler neticesinde ölüyoruz ama siz Türkler mucizeler neticesinde hayatta kalıyorsunuz” demişti… Tablo buysa… Yıllar içinde söz konusu durum düzeleceğine daha da kötüleşiyorsa… Bireyin kendisini huzurlu ve güvende hissetmesini bekleyebilir misiniz?
Ve kişi, kendisini daha güvende hissedeceği bir ülkeye gitmek isterse nasıl kızabilirsiniz?
Türkiye’den ayrılmak isteyenler öncelikle hukuk sistemine inançlarını yitirdiklerini ifade ediyorlar ki, bu bağlamda işlerin iyi gitmediği herkesin malumu… “Dinleniyor muyum?” endişesiyle telefonda konuşmaktan çekinen, Düşüncesini açıklarken “başıma bir şey gelir mi?” diye yutkunan bir toplum… Yıllarca tutuklu kalıp sonra salıverilen; insanların neden tutuklandığı neden salındığı bile belli olmayan bir hukuki kaos… Hangi medeni ülkede “Aman sesini çıkarma, şahit yazarlar” yaklaşımını görürsünüz? Neden Türkiye’de bir mahkemeden evinize bir tebligat geldiğinde yüreği çarpar insanın o zarfı açarken? Evinin kapısı bir polis memuru tarafından çalındığında, hiç bir kanun dışı işi olmamasına rağmen yine de neden endişe duyar insan?
Bireysel özgürlüklerin birincil garantörüdür hukuk… Her şey önce hukukla başlar… Hukuk kavramına güven duyulmuyorsa neyin bir anlamı kalır ki? Duble yolların mı, gökdelenlerin mi, hızlı trenlerin mi?
Türkiye’den ayrılma kararı alanlara kızabilirsiniz… “Kaçmayın; kalın, mücadele edin” de diyebilirsiniz… Ama “Türkiye’den Neden Ayrıldım?” başlıklı yazıda belirtildiği gibi sisteme umut kaybı son yıllarda tavan yapmış durumda… Bireysel özgürlükler, çok seslilik gibi evrensel demokrasinin olmazsa olmaz öncelikleri bağlamında son yıllarda hızla irtifa kaybediyor Türkiye… Ve kişi kendini “hür” hissetmiyorsa, hiçbir şeyin anlamı kalmıyor…
“Türkiye’den Neden Ayrıldım?” başlıklı yazı Yeni Türkü’nün bir şarkısını düşündürdü bana… Murathan Mungan’ın “Terk eden” isimli şiirinden sözlerini alan şarkıda şöyle bir ifade vardır: "Aslında giden değil kalandır terk eden, giden de bu yüzden gitmiştir zaten” Şu durumda Türkiye’den ayrılanlar mı terk etmiş olur ülkesini… Ya da ülkesi kendisini terk ettiği için mi ayrılmaktadır gidenler?
Ugur Oral
http://www.uguroral.com.tr/Turkiyeden_Tasinmak_Yazi_210.html#.VJTkH2A7UD
Son düzenleme: