Etiket: tümör

  • Menenjiom Bitkisel Tedavisi | 3 Malzemeli Kür Tarifi

    Menenjiom Bitkisel Tedavisi | 3 Malzemeli Kür Tarifi

    Menenjiom bitkisel tedavisi ve kür tarifi: Doğal yöntemlerle menenjiom destek. Uzman görüşü almadan kullanmayınız. Sağlık bilgilendirme amaçlıdır. Menanjiom nedir, neden olur, belirtileri nelerdir? Tedavi yöntemleri ve bitkisel kürler. Sağlığınız için bilgilendirici içerik. Profesyonel tavsiye için doktora başvurun.

    Menanjiom Nedir?

    Menanjiom, genellikle beyin ve omurilik çevresinde bulunan bir tür tümördür. Menanjiomlar, beyin zarlarının (meninkslerin) hücrelerinden kaynaklanır. Bu tümörler genellikle iyi huyludur, yani kanser değildir. Ancak bazı durumlarda büyüyebilir ve çevresindeki dokulara baskı yaparak belirtilere yol açabilir.

    Menanjiom Neden Olur?

    Menanjiomların kesin nedeni bilinmemekle birlikte, genellikle rastgele olarak ortaya çıkarlar. Genetik faktörler, çevresel etmenler veya hormonal değişikliklerin rol oynayabileceği düşünülmektedir.

    Menanjiomun kesin nedeni net olarak bilinmemektedir. Ancak, aşağıdaki faktörlerin menanjiom gelişiminde rol oynayabileceği düşünülmektedir:

    1. Genetik Yatkınlık: Aile geçmişinde menanjiom öyküsü olan bireylerde, genetik faktörlerin rol oynayabileceği düşünülüyor.
    2. Radyasyon Maruziyeti: Özellikle çocukluk döneminde baş ve boyun bölgesine yapılan radyoterapi, menanjiom riskini artırabilir.
    3. Nöfibromatozis Tip 2 (NF2): Bu genetik hastalıkta, sinir sistemi tümörleri (örneğin, menanjiomlar) gelişme eğilimindedir.
    4. Recklinghausen Hastalığı (NF1): Bu hastalıkta da sinir sistemi tümörleri görülebilir, ancak NF1 ile menanjiom arasındaki ilişki daha zayıftır.
    5. Radyasyon Terapisi Geçmişi: Özellikle çocukluk veya gençlik döneminde yapılan baş ve boyun bölgesine yönelik radyoterapinin menanjiom riskini artırabileceği bilinmektedir.
    6. Diğer Faktörler: Hormonal değişiklikler, bağışıklık sistemi sorunları veya diğer genetik faktörler de menanjiom gelişimine etki edebilir, ancak bu faktörlerin rolü henüz tam olarak anlaşılamamıştır.

    Unutulmaması gereken bir nokta, bu faktörlerin menanjiom gelişimini etkileyebileceği, ancak kesin nedenin hala belirlenmediğidir. Herhangi bir risk faktörüne sahip olmanız durumunda bile, menanjiom gelişimi her zaman gerçekleşmez. Bu nedenle, bu faktörlerin bir kişinin belirli bir menanjiomu geliştirme olasılığını belirleme konusunda tek başına yeterli olmadığını unutmamak önemlidir.

    Menanjiom Belirtileri

    Menanjiomun belirtileri tümörün büyüklüğüne, konumuna ve çevresindeki dokulara olan baskısına bağlı olarak değişebilir. Yaygın belirtiler arasında baş ağrısı, bulantı, kusma, baş dönmesi, görme problemleri ve denge kaybı bulunabilir.

    Menenjiom belirtileri tümörün büyüklüğüne ve konumuna bağlı olarak değişebilir. Yaygın belirtiler arasında şunlar bulunabilir:

    1. Baş ağrısı
    2. Bulantı ve kusma
    3. Baş dönmesi
    4. Görme problemleri
    5. Denge kaybı
    6. İstemsiz kas kasılmaları
    7. Nörolojik bozukluklar (örneğin, zayıflık, uyuşma)
    8. Nöbetler

    Bu belirtiler, menenjiomun boyutu, yerleşimi ve etkilediği bölgelere göre değişebilir. Eğer bu belirtilerden herhangi biri görülüyorsa, bir doktora başvurmak önemlidir.

    Menanjiom Nasıl Tedavi Edilir?

    Menanjiomların tedavisi, tümörün boyutuna, konumuna ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır. Tedavi seçenekleri arasında cerrahi müdahale, radyoterapi ve ilaç tedavisi bulunabilir.

    Her durumun tedavisi bireyseldir ve bir uzmana danışmak önemlidir.

    Menenjiom tedavisi, tümörün tipine, boyutuna, konumuna ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak belirlenir. Tedavi seçenekleri arasında şunlar bulunabilir:

    1. Cerrahi Müdahale: Tümörün çıkarılması için ameliyat yapılabilir. Ancak, tümörün konumu ve boyutu cerrahi müdahaleye uygun olmalıdır.
    2. Radyoterapi: Yüksek enerjili ışınlar kullanılarak tümör hücreleri öldürülebilir. Özellikle cerrahi müdahale sonrası arta kalan hücrelerin yok edilmesi amacıyla kullanılır.
    3. Radyocerrahi (Gamma Knife, CyberKnife vb.): Yoğun ışınlarla tümöre doğrudan odaklanarak radyasyon verilmesini sağlayan bir tekniktir. Cerrahi olmadan tümör hücrelerini hedefler.
    4. Kemoterapi: Menenjiomların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaz, ancak bazı durumlarda kullanılabilir.
    5. İlaç Tedavisi: Tümör büyümesini engellemek veya semptomları hafifletmek amacıyla kullanılabilir.
    6. Gözlem: Bazı durumlarda, tümör küçük, yavaş büyüyen ve semptomlara neden olmayan bir yapıda olabilir. Bu durumda, doktor hastayı düzenli aralıklarla izleyebilir.
    7. Destekleyici Tedaviler: Tümör ve tedaviye bağlı semptomları yönetmek için kullanılır. Ağrı yönetimi, bulantı-kusma kontrolü gibi.

    Her tedavi seçeneği, hastanın bireysel durumuna göre belirlenir. Tedavi planlaması için bir onkolog veya nöroloji uzmanına danışmak önemlidir.

    Menenjiom Bitkisel Tedavisi ve Kür Tarifi

    Menanjiom tedavisi için bitkisel çözümler, tıbbi tedaviyi tamamlamak amacıyla kullanılabilir. Ancak bitkisel tedavi, mutlaka bir doktorun gözetiminde yapılmalıdır. Bitkisel kürlerin menanjiom üzerindeki etkileri bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.

    menenjiom bitkisel tedavisi
    menenjiom bitkisel tedavisi

    Menenjiom Bitkisel Tedavisi Kür Tarifi:

    Malzemeler:

    • 1 tatlı kaşığı zencefil tozu
    • 1 tatlı kaşığı zerdeçal tozu
    • 1 çay bardağı su

    Hazırlık:

    1. Bir çay bardağı suda zencefil tozunu ve zerdeçal tozunu karıştırın.
    2. Karışımı hafifçe kaynatın.
    3. Soğuduktan sonra süzün.
    4. Günde bir kez, yemeklerden önce alın.

    Bu kürün menanjiomu tedavi ettiğine dair kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Bu nedenle, bitkisel tedaviyi kullanmadan önce bir doktora danışmak önemlidir.

    Menenjiom Risk Faktörleri

    Menenjiomun belirli bir risk faktörüne bağlı olarak geliştiğine dair kesin bilimsel kanıtlar bulunmamaktadır. Ancak, aşağıda potansiyel olarak etkili olabilecek bazı faktörler bulunmaktadır:

    1. Genetik Yatkınlık: Ailede menenjiom öyküsü olan bireylerde riskin arttığı düşünülmektedir.
    2. Radyasyon Maruziyeti: Özellikle çocukluk döneminde baş ve boyun bölgesine yapılan radyoterapi, menenjiom riskini artırabilir.
    3. Nöfibromatozis Tip 2 (NF2): Bu genetik hastalıkta, sinir sistemi tümörleri (örneğin, menenjiomlar) gelişme eğilimindedir.
    4. Recklinghausen Hastalığı (NF1): Bu hastalıkta da sinir sistemi tümörleri görülebilir, ancak NF1 ile menenjiom arasındaki ilişki daha zayıftır.
    5. Radyasyon Terapisi Geçmişi: Özellikle çocukluk veya gençlik döneminde yapılan baş ve boyun bölgesine yönelik radyoterapinin menenjiom riskini artırabileceği bilinmektedir.

    Unutulmaması gereken bir nokta, bu faktörlerin menenjiom riskini artırabileceği ancak hastalığın kesin nedeninin hala tam olarak bilinmediğidir. Herhangi bir risk faktörüne sahip olmanız durumunda bile, menenjiom gelişimi her zaman gerçekleşmez. Bu nedenle, bu faktörlerin bir kişinin belirli bir menenjiomu geliştirme olasılığını belirleme konusunda tek başına yeterli olmadığını unutmamak önemlidir.

    Sıkça Sorulan Sorular

    Menenjiyomu ne küçültebilir?

    Menenjiyomların küçülmesi için spesifik bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, bazı tıbbi müdahaleler ve tedavi seçenekleri, tümör büyümesini kontrol etmeye yardımcı olabilir.

    Menenjiyomu küçültmek için ilaç var mı?

    Şu an için menenjiyomları doğrudan küçülten bir ilaç bulunmamaktadır. Tedavi genellikle cerrahi müdahale, radyoterapi, ilaç tedavisi gibi yöntemlerle tümörün kontrol altına alınmasını amaçlar.

    Beyin tümörümün boyutunu doğal yollarla nasıl azaltabilirim?

    Doğal yollarla beyin tümörünün boyutunu azaltmak mümkün değildir. Tıbbi müdahaleler, profesyonel bir doktor gözetiminde gerçekleştirilmelidir.

    Menenjiyom kendi kendine küçülebilir mi?

    Menenjiyomlar genellikle kendi kendine küçülmez. Eğer tümörün boyutunda bir değişiklik fark ederseniz, mutlaka bir doktora başvurmalısınız. Uzmanın değerlendirmesi ve gerekirse tedavi planı belirlenmelidir.

    Menanjiom, beyin zarlarının hücrelerinden kaynaklanan bir tür tümördür. Tedavi seçenekleri tümörün büyüklüğüne ve konumuna bağlıdır. Bitkisel tedaviler, doktor önerisi ile kullanılmalıdır.

  • Hiperekojen Lezyon: Nedenleri, Teşhisi ve Tedavi Seçenekleri

    Hiperekojen Lezyon: Nedenleri, Teşhisi ve Tedavi Seçenekleri

    Hiperekojen lezyonlar ultrasonografi sırasında yoğun ekojeniklik olarak görülen lezyonlardır. Nedenleri, teşhisi ve tedavi seçenekleri hakkında bu makalede detaylı bilgi edinebilirsiniz.

    Hiperekojen lezyonlar, ultrasonografi sırasında yoğun ekojeniklik olarak görülen lezyonlardır. Vücudun farklı bölgelerinde görülebilen hiperekojen lezyonlar, çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle, hiperekojenik lezyonların nedenleri, teşhisi ve tedavi seçenekleri hakkında bilgi sahibi olmak son derece önemlidir. Bu makalede, hiperekojen lezyonların nedenleri, teşhisi ve tedavi seçenekleri hakkında daha detaylı bilgi edineceksiniz.

    Hiperekojen lezyon, ultrasonografi sırasında yoğun ekojeniklik olarak görünen bir lezyondur. Bu lezyonlar, vücudun birçok farklı bölgesinde görülebilir ve çeşitli nedenlerle oluşabilirler. Bu makalede, hiperekojen lezyonların nedenleri, teşhisi ve tedavi seçenekleri hakkında daha ayrıntılı bilgi edineceksiniz.

    Hiperekojen Lezyonların Nedenleri

    Hiperekojen lezyonların nedenleri oldukça çeşitlidir. Bunların bazıları şunlardır:

    1. Yağlı Karaciğer Hastalığı: Yağlı karaciğer hastalığı, karaciğerdeki yağ birikiminden kaynaklanan bir hastalıktır. Bu durum, hiperekojenik lezyonların en yaygın nedenlerinden biridir.
    2. İltihap: Vücutta meydana gelen iltihaplanma, hiperekojen lezyonların nedenlerinden biri olabilir. Bu durumda, lezyon, enfeksiyon bölgesinde meydana gelen inflamasyon nedeniyle daha yoğun bir şekilde yansıtılır.
    3. Lenfatik Doku: Lenfatik doku, vücuttaki bağışıklık sistemi hücrelerini barındıran dokudur. Hiperekojenik lezyonlar, lenfatik dokuda artan hücre yoğunluğundan kaynaklanabilir.
    4. Kistik Lezyonlar: Hiperekojenik lezyonlar, bazı kistik lezyonların içinde bulunabilir. Bu durumda, kistin içindeki materyal yoğun bir şekilde yansıtılır.

    Hiperekojen Lezyonların Teşhisi

    Hiperekojenik lezyonların teşhisi genellikle ultrasonografi ile yapılır. Ultrasonografi, vücudun içindeki organların ve dokuların görüntülenmesini sağlayan bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntemde, ultrasonik dalgalar vücudun içine gönderilir ve dalgaların yansıması bir görüntü oluşturur.

    Ultrasonografi, hiperekojenik lezyonların görüntülenmesi için oldukça etkilidir. Lezyonların yoğun ekojenikliği, ultrasonik dalgaların yoğun bir şekilde yansıması nedeniyle oluşur. Bu durumda, ultrasonografi ile lezyonun şekli, boyutu, konumu ve yoğunluğu belirlenebilir.

    Hiperekojen Lezyonların Tedavisi

    Hiperekojen lezyonlar, ultrasonografi sırasında yoğun ekojeniklik olarak görünen bir lezyondur. Bu lezyonlar vücudun birçok farklı bölgesinde görülebilir ve farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Hiperekojenik lezyonların tedavisi, lezyonun nedenine bağlıdır ve genellikle kişinin genel sağlık durumuna, lezyonun boyutuna ve konumuna göre belirlenir. Bu makalede, hiperekojen lezyonların tedavi seçenekleri hakkında daha ayrıntılı bilgi edineceksiniz.

    Hiperekojen Lezyon
    Hiperekojen Lezyon

    Yağlı Karaciğer Hastalığı

    Yağlı karaciğer hastalığı, karaciğerdeki yağ birikiminden kaynaklanan bir hastalıktır ve hiperekojenik lezyonların en yaygın nedenlerinden biridir. Yağlı karaciğer hastalığı, genellikle yaşam tarzı değişiklikleriyle tedavi edilebilir. Bu değişiklikler arasında, sağlıklı bir diyetle kilo kaybı, düzenli egzersiz ve alkol tüketiminin sınırlandırılması yer alır. Bazı durumlarda, ilaçlar ve cerrahi tedaviler de kullanılabilir.

    Oku: Karaciğerde hemanjiyoma ile uyumlu lezyon bu teşhis konan var mı aranızda Tıklayın!

    İltihap

    Vücutta meydana gelen iltihaplanma, hiperekojen lezyonların nedenlerinden biri olabilir. Bu durumda, tedavi, iltihabın nedenine bağlıdır. İltihap genellikle antibiyotiklerle veya anti-enflamatuar ilaçlarla tedavi edilir.

    Lenfatik Doku

    Hiperekojenik lezyonlar, lenfatik dokuda artan hücre yoğunluğundan kaynaklanabilir. Tedavi, genellikle lenf nodu biyopsisi ile yapılır ve sonuçlara bağlı olarak lenfoma gibi kanserlerin varlığı da değerlendirilebilir. Tedavi, genellikle kemoterapi, radyoterapi ve immünoterapi gibi kanser tedavisi yöntemleri kullanılarak yapılır.

    Kistik Lezyonlar

    Hiperekojenik lezyonlar, bazı kistik lezyonların içinde bulunabilir. Bu durumda, tedavi, kistin boyutuna ve konumuna bağlıdır. Küçük kistler genellikle tedavi gerektirmezken, büyük kistler cerrahi müdahale gerektirebilir.

    Hiperekojenik lezyonların tedavisi, lezyonun nedenine ve kişinin genel sağlık durumuna bağlıdır. Yaşam tarzı değişiklikleri, ilaçlar, cerrahi müdahale ve kanser tedavisi yöntemleri tedavi seçenekleri arasında yer alabilir.

    Hiperekojen lezyonlar sıkça sorulan sorular (SSS)

    1. Hiperekojen lezyon nedir?
      Hiperekojen lezyonlar, ultrasonografi sırasında yoğun ekojeniklik olarak görülen lezyonlardır.
    2. Hiperekojen lezyonlar ne tür hastalıkların belirtisi olabilir?
      Hiperekojen lezyonlar, farklı nedenlerle oluşabilir. İyi huylu veya kötü huylu tümörler, karaciğer yağlanması, safra kesesi taşları, lenf düğümleri enfeksiyonları gibi çeşitli hastalıkların belirtisi olabilir.
    3. Hiperekojen lezyonların teşhisi nasıl konur?
      Hiperekojen lezyonların teşhisi, ultrasonografi gibi görüntüleme testleriyle konulur. Bu testler, lezyonun boyutu, konumu, sınırları ve ekojenitesi hakkında ayrıntılı bilgi sağlar.
    4. Hiperekojen lezyonların tedavisi nasıl yapılır?
      Hiperekojen lezyonların tedavisi, altta yatan nedenlere bağlıdır. İyi huylu lezyonlar genellikle takip edilirken, kötü huylu lezyonlar cerrahi veya radyoterapi ile tedavi edilir.
    5. Hiperekojen lezyonlar kanserle ilişkilendirilebilir mi?
      Evet, hiperekojen lezyonlar bazen kanserle ilişkilendirilebilir. Ancak, hiperekojen lezyonların çoğu iyi huyludur.
    6. Hiperekojen lezyonların ultrasonografi sırasında görülme sıklığı nedir?
      Hiperekojen lezyonların ultrasonografi sırasında görülme sıklığı, görüntüleme testinin hassasiyetine ve lezyonun büyüklüğüne bağlıdır.
    7. Hiperekojen lezyonların oluşumunu önlemek için ne yapılabilir?
      Hiperekojen lezyonların oluşumunu önlemek için, sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek, dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, alkol ve sigara tüketimini sınırlamak gibi tedbirler alınabilir.
    8. Hiperekojen lezyonların prognozu nasıldır?
      Hiperekojen lezyonların prognozu, altta yatan nedenler ve lezyonun büyüklüğüne bağlıdır. İyi huylu lezyonlar genellikle prognozu iyi iken, kötü huylu lezyonlar tedavi edilmezse ölümcül olabilir.
    9. Hiperekojen lezyonlar her yaş grubunda görülebilir mi?
      Evet, hiperekojen lezyonlar her yaş grubunda görülebilir.
    10. Karaciğerde hipodens lezyon tehlikeli midir?
      Karaciğerde hipodens lezyonlar çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir. Bunlar arasında iyi huylu ya da kötü huylu tümörler, enfeksiyonlar, abseler veya yaralanmalar yer alabilir. Hipodens lezyonun tehlikeli olup olmadığı, altta yatan nedenlere ve lezyonun büyüklüğüne bağlıdır. Bu nedenle, bir doktor tarafından muayene edilip değerlendirilmeden bir sonuca varılamaz. Tedavi seçenekleri de altta yatan nedenlere göre belirlenir.
  • Kanser Tedavisinde Nelere Dikkat Etmek Gerekir?

    Kanser Tedavisinde Nelere Dikkat Etmek Gerekir?

    İlk duyduğumuz an hafif irkilmemize neden olan kanser; hücrelerin kontrolsüz şekilde bölünüp çoğalmasıyla oluşan kötü huylu tümör ve urları ifade eder. Yakın bir zamana kadar hem hastayı hem de hasta yakınlarını epey zorlayan bu hastalık; her geçen gün ilerleyen tıbbi teknoloji, uygulanan farklı tedavi yöntemleri ve en önemlisi de erken teşhis sayesinde başarıyla atlatılabiliyor. Peki, bu süreçte nelere dikkat etmek gerekiyor? İşte detaylar…

    En başta moral şart!

    Kansere yakalanan kişinin, her şeyden önce bunun bir süreç olduğunu bilmesi ve bu süreci yeneceğine dair bir motivasyonunun olması çok önemlidir. Bu anlamda hastanelerin “hasta navigatörü” uygulamaları oldukça kolaylık sağlar. Hastanın hastaneye adımını attığı andan itibaren rehberlik eden bu uygulama; her türlü tetkik ve tedavinin yanı sıra süreç içerisinde hastanın ihtiyaç duyduğu her konuda köprü olarak onlara yalnız olmadıklarını hissettirir.

    iki.jpg

    Uygulanan tedavi hasta odaklı olmalıdır

    Kanser tedavisinde istenilen başarının elde edilmesinde kanser tipi ve uygulanan tedavi yöntemi oldukça önemli faktörlerdir. Fakat tüm bunlardan daha önemli bir faktör var ki, o da hastanın kendisidir. Çünkü her hasta farklıdır ve dolayısıyla uygulanacak tedavi yöntemleri de kişiye göre farklılıklar gösterebilir. Bu yüzden farklı disiplinlerden hekimlerin ortak kararıyla hasta için en uygun tedavinin seçilmesi hayati önem taşır.

    uc.jpg

    İkinci görüş, tedaviden emin olmayı sağlar

    Yurt dışındaki tıbbi yenilikler ve kanser tedavisinde uygulanan farklı yöntemler; hastanın kendisine önerilen tedavinin doğruluğunu sorgulamasına neden olabilir. Böyle bir durumda “ikinci görüş” almak, yaşanılan bu kararsızlığı sonlandırmaya yardımcı olurken hastanın tedaviye olan motivasyonunu artırabilir.

    dort.jpg

    En önemli kriter: Tam donanımlı bir hastane ve uzman hekimler…

    Doğru teşhis ve tedavi için ihtiyaç duyulan bütün uygulamaları bünyesinde barındıran bir hastane, tüm bu süreçlerin aksamadan sürmesinde son derece etkilidir. Kemoterapi ve hormonoterapi gibi kanser tedavisinde uygulanan standart uygulamaların yanı sıra kanser cerrahisi, immünoterapi, aşı tedavisi, akıllı ilaçlar ve biyolojik ajanlar gibi en gelişmiş yöntemlerin de uygulandığı bir hastane ve uzman kadro, bu anlamda büyük avantaj sağlar.

    bes.jpg

    Yaşam kalitesini yükseltecek önemler unutulmamalı!

    Kanser tedavisi denildiğinde akla sadece tıbbi tedavi gelmemelidir. Tedavi sırasında; hastanın beslenme düzeni, fiziksel ve ruhsal sağlığı da unutulmamalıdır. Bu anlamda diyet, spor, nefes farkındalığı, kemoterapi sonrası saç bakımı gibi birçok destekleyici tedavi ve uygulamalar da dikkate alınmalıdır.

    alti.jpg

     

    Houston Methodist ile birlikte daha güçlüyüz!

    Kent Onkoloji Merkezi, 100 yıllık deneyimiyle dünyanın önde gelen kanser merkezlerinden biri olan Houston Methodist Hospital işbirliği ile kansere karşı kişiye özel, güncel ve etkin tedavi yaklaşımlarını sunabilmek için hizmetinizde! Yurt dışına gitmeye gerek kalmadan tedavi süreçleri hakkında ikinci görüş almanızı ve yaşam kalitenizi yükseltmeyi amaçlıyoruz.

  • Antioksidan Besinler Nelerdir?

    Antioksidan Besinler Nelerdir?

    Antioksidanlar hücrelerde tümör oluşma risklerini önleyerek aynı zamanda hücrelerin yaşlanmasını yavaşlattığı bilinmektedir.

    Serbest radikalleri emme kapasitesi yüksek olan besinler antioksidan olarak adlandırılmaktadır.

    Serbest radikaller hastalıklara neden olan olumsuz etkiler gösterirler ve sağlıklı beslenme düzeniyle bu etkileri önlemek mümkün olabilir.

    Kanser hücrelerinin oluşumunu engellediği bilinen antioksidanlar aynı zamanda kanser tedavisi için önerilmektedir.

    Araştırmalara göre, bitkilerin yetişme koşullarını içerdiği antioksidan düzeyini de etkilemektedir. Doğal ortam ve koşullarda tarım ilaçlarına maruz kalmadan yetişen bitkiler daha yüksek oranda antioksidan içermektedir.

    Antioksidanların çoğunu besinler aracılığıyla alırken, vücut bir kısmını savunma sistemi olarak üretir.

    İçeriğinde E vitamini, C vitamini, Beta-Karoten, Flavonoid, Koenzim q, likopen olan besinler antioksidan besinler sınıfında yer almaktadır.

    Hangi besinler antioksidan içerir?

    Yeşil Çay
    Biberiye
    Adaçayı
    Yulaf
    Soya Fasulyesi
    Tahıllı yiyecekler
    Siyah üzüm, kiraz, böğürtlen, karadut
    Deniz ürünleri
    Domates, karpuz, kavun, havuç
    Portakal
    Biber
    Mayalar
    Badem
    Ayçiçeği çekirdeği
    Mürdüm eriği, kivi
    Karalahana
    Karnabahar
    Yağlı süt, soya sütü
    Kakao
    Kızılcık
    Nane çayı
    Ayrıca, vitaminler metabolizmanın düzenli çalışmasını sağlar. Besleyici değeri yüksek gıdaları bir arada tüketerek farklı vitaminleri günlük olarak almalısınız. Dengeli bir diyet ile hastalıklara karşı direncinizi yükseltebilirsiniz.

    Antioksidan yönünden zengin vitaminler;

    B1 vitamini ( Tiamin)
    B2 vitamini (Riboflavin)
    B5 vitamini (Pantotenik asid)
    B6 vitamini (Pridoksin)
    B12 vitamini (Siyanokobalamin)
    Biotin
    C vitamini
    D vitamini
    E vitamini
    Folik Asit
    Koenzim
    K vitamini

  • Adjuvan tedavi

    Adjuvan tedavi

    Dr. Mustafa Özdoğan, kanserin tekrarlama riskini azaltan adjuvan tedaviler hakkında bilgi verdi.

    Adjuvan tedavi, kanser hastalığında ana tedaviye yardımcı bir tedavi yöntemidir. Tümörün boyutu, özellikleri ve yayılımına bakılarak; koruyucu tedavi olarak uygulanan kemoterapi, hormon tedavisi, akıllı ilaç ve radyoterapi tedavileri gibi yöntemlerle kanserin tekrarlama riskini azaltmayı hedefler.

    Memorial Sağlık Grubu Antalya Onkoloji Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, kanser tedavisinde yardımcı tıbbi yöntemlerin yanında hasta doktor ilişkisi de çok önemli olduğunu dile getirdi. Doktorların günlük yaşantılarında konuşma dili olarak sıklıkla kullandığı tıbbi terimler, hastayla olan iletişimi de olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle hastanın verilen tedavilere eksiksiz olarak uyabilmesi için tedavisi sırasında tıbbi deyimler konusunda bilgilendirilmelidir.

    Tıbbi terimler hasta doktor ilişkisini olumsuz etkiler
    Kanser tanısı ve tedavi süreci; hasta, hasta yakını ve zaman zaman da doktor için yönetimi zor bir süreçtir. Doktorlar çoğu zaman rutin yaşamları içinde tıbbi terminolojiler kullanmaya çok yatkındır. Bunlar kimi zaman İngilizce kimi zaman Latince olabilir. Doktorların günlük yaşantılarında konuşma dili olarak sıklıkla kullandıkları bu terimler, hastayla olan iletişimi de olumsuz yönde etkileyebilir. Hasta kafasında birçok soru işareti ile doktorun söylediklerini yapar ama sorularının yanıtlarını alamaz. Zaten kanser gibi bir hastalıkla ilk kez karşılaşmıştır. Eğer vücudun anatomik yapısı ve sıklıkla kullanılan bu terimler hakkında yeterli bilgiye sahip değilse, soru işaretleri artar ve kafasında karmaşaya neden olur. Hasta ve yakını çoğu zaman kanser hastalığını ve akabinde hekimin önerdiği tedavi ile ilgili birçok detayı tam olarak anlayamayabilir. İşte bu nedenle, kanserle ilgili hasta için hayati önem taşıyan tıbbi ifadelerin ve deyimlerin zaman zaman onlara anlatılması gerekir.

    Koruyucu tedavi ile kanserin tekrarlama riski azalır
    Adjuvan tedavi, kanser hastalığında ana tedaviye yardımcı bir tedavi yöntemidir. Örneğin; meme kanserinde ana tedavi yöntemi cerrahi müdahaledir. Eğer meme kanseri erken evrede vücudun değişik bölgelerine yayılmadan tespit edilmişse ana tedavi, memenin bir kısmını veya tamamını ve koltukaltı lenf bezleri alınarak gerçekleştirilen cerrahi müdahaledir. Cerrah, gelecekte hastalığın yenileme ihtimalini hesap edip azaltacak bir tedavi yönteminin olup olmadığını öğrenmek için hastayı tıbbi onkoloji uzmanına yönlendirir. Bu aşamada hasta, memedeki tümörün boyutuna, tümörün özelliğine, karakterine ve koltukaltı lenf bezlerine yayılımına bakılarak değerlendirilir. Bu yenileme ihtimalini belirleyen şey de aslında tümörün oluşumu sırasında gözle görülemeyen kanserli hücrelerin akciğer, karaciğer, kemik gibi meme ve koltukaltından daha uzak bölgelere gitmesidir. Evreleri dikkate alınarak her kanser hastalığı gelecekte yenileyecek anlamına gelmez. Ama genelde %10 ve üzerinde yenileme ihtimali olan hastalara tümörün özelliği dikkate alınarak hormona duyarlı ise hormonel tedaviler, kemoterapi, ve akıllı ilaç ilave edilir. Adjuvan adı verilen koruyucu tedavideki amaç, kanseri yenileyecek 30 hastanın saptanamadığı için 100 hastanın tamamının tedavi edilerek 30 hastanın bir kısmının hayatının kurtarılmasıdır.

    Adjuvan tedavi hastaya iyi anlatılmalı
    Meme kanserinde koruyucu amaçlı verilen kemoterapi, hormonel tedavi, akıllı ilaç tedavilerinin her biri yaklaşık %20-30 oranında yenileme riskini azaltır. Yine kolon (kalın bağırsak), akciğer, mide kanseri gibi kanser türlerinde cerrahi tedavi yapıldıktan sonra yenileme ihtimali yüksek olan hastalarda, ana tedaviye yardımcı olarak bu riski azaltan adjuvan tedaviler (kemoterapi) uygulanmaktadır. Koruyucu tedavi olarak uygulanan kemoterapi, hormon tedavisi ya da akıllı ilaç tedavisi tüm vücudu etkileyen sistemik tedavilerdir. Adjuvan radyoterapi tedavisi ise, bölgesel yenileme ihtimali yüksek hastalarda tümörün yerleşim yerinde yenileme ihtimalini azaltır. Adjuvan tedaviye bağlı yan etkiler, uygulanan standart kanser tedavilerinden farklı gelişmez, birçoğu için tedavi süresince önlem alınması mümkündür. Hasta ve yakınının adjuvan tedavi mantığını anlaması çok zor bir durumdur. Bu nedenle, çok kapsamlı bir şekilde hasta ve ailesine adjuvan tedavinin neden gerekli olduğu anlatılmalı, mümkünse olumlu ve olumsuz yönleri konuşulmalıdır. Hedefin ne olduğu hasta tarafından ne kadar iyi anlaşılırsa, problemlerle mücadele etmek veya gelecekte doğabilecek olumsuz bir takım durumların önüne geçmek o kadar kolay olacaktır.

  • Baş dönmesinin nedenleri

    Baş dönmesinin nedenleri

    Baş dönmesine neden olan üç temel grup vardır. Bunlardan biri beyin sapı ve beyincik denilen denge sisteminin merkezini oluşturan yapıdır.

    Baş dönmesine neden olan üç temel grup vardır. Bunlardan biri beyin sapı ve beyincik denilen denge sisteminin merkezini oluşturan yapıdır. Bu bölgelerdeki hastalıklar, baş dönmesi ve denge bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olur.
    Örneğin beyin sapındaki ya da beyincikteki damar tıkanıklığı ya da bu bölgelerdeki kanamalar, birden bire ortaya çıkan şikâyetlere yol açarlar. Örneğin bu bölgedeki tümörler ya da yine bu bölgedeki sinir dokusunun yangısal hastalıkları, baş dönmesi nedenleri arasında yer alır.

    Bunun dışında, iç kulakla ilgili sorunlar, baş dönmesinin önemli nedenlerinden biridir. İç kulakta sıvı toplanmasına yol açan bazı hastalıklar veya denge kanallarındaki kristallerin çıkmasından kaynaklanan bazı hastalıklar olabilir. Bunlar baş dönmesine neden olan hastalıklar içinde en sık rastlanan hastalıklardır.

    Çevresel sinirlerin hastalıkları

    Baş dönmesine neden olan üçüncü büyük grup da, çevresel sinirlerin rahatsızlıklarıdır. Bu hastalıklarda daha çok denge bozukluğuyla karşılaşılır. Çünkü çevresel sinirler, yani bacaklardaki ve gövdedeki sinirler, denge hissini ve duyusunu beyinciğe ve beyin sapına taşıyan sinirlerdir.
    Bu sinirlerin hastalıkları, dengeyle ilgili bilgilerin beyin sapına ve beyinciğe iletilmesini engellediği için, hastalarda denge bozukluğu hissi ortaya çıkar.
    Kısaca beyin sapı ve beyincik denilen merkezdeki hastalıklar, iç kulağı etkileyen hastalıklar ve çevresel sinirleri etkileyen hastalıklar, baş dönmesi ve denge kaybı hissine yol açan faktörlerdir.

  • Göz kuruluğunun nedenleri ve önleme yolları

    Göz kuruluğunun nedenleri ve önleme yolları

    Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İffet Emel Çolakoğlu, toplumda “göz kuruluğu”, tıptaki adıyla “kuru göz” hastalığının oluşmaması için tavsiyelerde bulundu.

    Acıbadem Hastanesi açıklamasına göre, kuru göz hastalığının oluşmaması için üç koşul gerektiğini belirterten Çolakoğlu, bunları gözyaşı miktarının ve kalitesinin iyi olması, kornea yüzeyinin düzgünlüğü ve gözkapaklarının fonksiyonlarını iyi yapabilmesi olarak sıraladı.

    Kuru göz sorununu oluşturan 4 nedenin altını çizen Dr. Çolakoğlu, göz kırpma refleksinin azalması, kapak ve kirpiklere ilişkin sorunlar ile gözyaşındaki azalma nedeniyle göz sağlığının bozulmasını bu sebepler arasında gösterdi.

    GÖZ KIRPMA 9’DA 1’E İNİYOR

    Normalde bir kişi dakikada 12-15 kez göz kırparken, gözyaşı film tabakasının homojenliğini bozmadan 15-45 saniye kornea yüzeyinde kalabildiğine dikkati çeken Çolakoğlu, “Çok dikkatli bir noktaya odaklanmak, kitap okumak, bilgisayar başında uzun süreler geçirmek göz kırpma sayısını azaltabiliyor. Normalde saatte 900 defa göz kırparken, bu sayı 100’e inebiliyor. Klima ve sigara dumanı gibi faktörler de gözyaşı kırılma zamanını azaltıyor. Ayrıca A vitamini eksikliklerinde de kuru göz ortaya çıkabiliyor” ifadelerini kullandı.

    HASTALIK BELİRTİLERİ

    Çolakoğlu, kuru göz hastalığının başlıca belirtileri arasında kızarıklık, acıma, yanma ve batma, bulanık görme, yapışma, takılma hissi, aşırı sulanma geldiğini belirterek, göz kuruluğunun körlüğe kadar gidebilecek bir sorun olduğuna dikkati çekti.

    Gözyaşının fonksiyonları ortadan kalkınca, gözlerin enfeksiyona yatkın hale geldiğini aktaran Çolakoğlu, “Oksijen sağlıklı bir şekilde taşınamıyor. Kornea damarsız bir yapı olduğundan oksijenle besleniyor, bu beslenme bozulunca korneada damarlanmalar, çatlaklar meydana geliyor. Bunlar enfeksiyon için bir odak oluşturuyor. Gerçekten kalıcı görme kaybına neden olacak yapısal değişiklikler oluşabiliyor. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor” açıklamasını yaptı.

    Çolakoğlu, kuru göz hastalığının başlıca nedenlerini şöyle sıraladı:

    “Göz kırpma refleksinin azalması durumunda bazı hastalıkların varlığı nedeniyle kırpma mekanizmasını düzenleyen sinirlerde sorunlar olabiliyor ve keratit oluşuyor. Kapak sorunlarında ise yüz felcinin gelişmesiyle kapak fonksiyonunda zayıflık ortaya çıkabiliyor. Tiroid veya tümör gibi nedenlerle gözün dışa fırlak olması, yaşlılıkta ya da travma sonrasında kapağın dışa doğru dönmesi gözyaşı taşınmasını bozan faktörleri meydana getiriyor.

    MENOPOZDA DA GÖZYAŞI AZALABİLİR

    Kirpik sorunları varsa, yağ bezlerinin enfeksiyonu, trahom gibi göz hastalıkları, özel konjoktivit tipleri, bazı ilaç reaksiyonları ve cilt hastalıkları göz yapısındaki dengeleri bozabiliyor. Gözyaşında azalma durumunda gözyaşı bezlerinde sorun oluyor. Bu sorunlar gözyaşı bezinin yokluğu veya küçüklüğü olabildiği gibi enflamasyon, tümör, radyasyon, yanık ve travma gibi nedenlerle gözyaşı bezinin zarar görmesi ile de ortaya çıkabiliyor. Vücutta salgı yapan diğer bezlerde de eş zamanlı bozuklukların araştırılması gerekiyor. Menopoz ve hamilelikte hormonal etkilerle gözyaşı miktarı azabiliyor.”

    Kuru göz hastalığının tedavisinin mümkün olduğuna ve tedavide birçok yöntem kullanıldığına dikkati çeken Çolakoğlu, şunları kaydetti:

    “Çeşitli ilaçlar yardımıyla gözyaşı üretiminin artırılması hedefleniyor. Gözyaşının kaçmasını engellemeye çalışılıyor. Gözyaşı normalde gözyaşı bezinden üretiliyor, kapak fonksiyonlarıyla taşınıp gözyaşı kesesine geliyor. Gözyaşı kesesinde bir kanal sistemi var, bu kanallar burnun alt kısmına açılıyor. Gözyaşını göllendirilirse kuruluk azaltabiliyor. Kanallara geçişi sağlayan minik delikler var, bunlar tıkanıyor. Laser uygulaması veya silikon tıkaçlar konuluyor. Bu tıkaçlar altı aydan bir yıla kadar orada kalabiliyor.

    Düşük su içerikli lensler ve/veya gözlük uygulamaları ile gözyaşının buharlaşmasını azaltmaya çalışılıyor. Gözyaşını yerine konulabiliyor. Bunlar damla ve jel şeklinde olabileceği gibi, pomat şeklinde de olabiliyor. Eğerr kişinin vücudunda A ve B12 vitamini eksikliği varsa vitamin desteği yapılıyor. PH oranının belli seviyede tutulması gerekiyor. Kapak dışa dönmüşse ve kapak felci varsa kapak cerrahisi yapılabiliyor. Kişinin çevresel faktörleri dengeleyerek daha sağlıklı bir ortam yaratması gerekiyor. Sigarasız ortam, klima kullanmamak, bilgisayarda daha az zaman geçirmek ve evin nem dengesini ayarlamak önemli. PH oranının belli seviyede tutulması gerekiyor. Kapak dışa dönmüşse ve kapak felci varsa kapak cerrahisi yapılabiliyor. Kişinin çevresel faktörleri dengeleyerek daha sağlıklı bir ortam yaratması gerekiyor. Sigarasız ortam, klima kullanmamak, bilgisayarda daha az zaman geçirmek ve evin nem dengesini ayarlamak önemli.”

  • Kirpik kaybı tümör habercisi mi?

    Kirpik kaybı tümör habercisi mi?

    İyileşmeyen, sürekli kanayan yaralar, kirpiklerin dokülmesi ve tekrarlayan arpacıklar göz kapağındaki tümörü işaret ediyor olabilir.

    Genelde önemsenmeyen gözdeki arpacık, yara veya sivilce göz kapağındaki tümörün habercisi olabilir. Son yıllarda artış gösteren bu sinsi hastalığa en çok yaşlılarda rastlanıyor. Bazı durumlarda gözün alınması gibi kötü sonuçlara yol açan göz tümörlerinin özel bir sebebi bulunmuyor ancak çok fazla güneş ışığına maruz kalmak tümörü tetikleyebiliyor.

    Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Akın Banaz, göz kapağında kirpik kaybına yol açan ve devamlı büyüyen kitlenin aksi ispat edilene kadar kötü huylu tümör olarak tanımlandığını ifade etti.

    Banaz, göz kapağı tümörlerinde başı bazal hücreli karsinomun çektiğini söyledi. Bu tümörün kolay fark edilen bir yerde olduğu için genellikle erken teşhis edildiğini belirten Dr. Akın Banaz, “Bazal hücreli karsinom yavaş ilerler. Kan ya da lenf yoluyla vücudun başka yerine yayılmaz” dedi. Dr. Akın Banaz, göz kapağındaki tümörlerin yassı epitel skuamöz hücreli tipinin ise daha az görülmesine karşın daha hızlı ve tehlikeli bir seyir izlediğini anlattı.

    GÖZÜ EN ÇOK AKCİĞER KANSERİ ETKİLİYOR

    Gözün içinde kanserler bulunduğunu anlatan Dr. Akın Banaz, bunlar arasında en sık olanının çocuklarda da görülen retinoblastom olduğunu, bunun da göz merkezindeki beyazlaşmayla belirti verdiğini kaydetti. Gözü en fazla etkileyenin metastazlara bağlı tümörler olduğunu vurgulayan Dr. Akın Banaz, başka organlardaki kanserlerin kan ve lenf yoluyla gözü etkilemesiyle ortaya çıkan ve gözde metastaza neden olan bu tip kanserler arasında ilk sırayı akciğer kanserinin aldığını belirtti.

    HER TÜMÖR KANSER DEĞİL

    Dr. Banaz, gözdeki her tümörün kanser olmadığını, iyi huylu göz tümörlerinin de bulunduğunu anlattı: “İyi huylu tümörlerin en büyük özelliği alttaki dokuya yapışık olmamasıdır. İyi huylu tümörler hareketlidirler. Ancak iyi huylu olsa bile cerrahi olarak çıkarılırken kapağın fonksiyonunun ve hastanın estetiğinin bozulmamasına dikkat edilmelidir. Ayrıca iyi huylu tümörler nadiren de olsa kötüleşebilirler” diye konuştu.

    GÖZ TÜMÖRÜNÜN TEDAVİSİ AĞIZ İÇİNDEN YAPILIYOR

    Dr. Akın Banaz, habis göz tümörlerinde tedavi yaklaşımı hakkında şunları aktardı: “Göz tümörlerinin tedavisi daha çok cerrahidir. Tümörün kendisi küçük ise bir bütün olarak çıkarılır. Tümör çıkarıldıktan sonra kapak ya kendi kendine kapatılır ya da özel yöntemlerle yeniden göz kapağı yapılır. Bunun için vücudun ağız içi, kulak kıkırdağı ve kulak arkasından veya vücudun herhangi bölümünden alınan cilt ile tamirat yapılabilir.”

    Dr. Akın Banaz, ‘Bazal hücreli karsinom’ gibi tümörlerin tedavilerinde ameliyatın yeterli olduğunu, cerrahi sınırların temiz olması durumunda da radyoterapi ve kemoterapiye gerek olmadığını söyledi. Malingn melanom, retinoblastom gibi hastalıklarda kemoterapi, lazer, ışın ve plak tedavisi uygulanabileceğini hatırlatan Dr. Akın Banaz, “Tedaviye yaklaşımda tümörün büyüklüğü önemli bir kriterdir. Belli bir oranın üzerindeki büyüklüğe sahip tümörler gözün alınmasını gerektirebilir” dedi.

  • Kolon ve Rektum Kanserinde Tedavi

    Kolon ve Rektum Kanserinde Tedavi

    Kalın bağırsak (kolon) ve bunun son kısmı olan rektumun kanserleri kadınlarda meme, erkeklerde akciğer kanserinden sonra kanserden ölüme yol açan ikinci büyük sebeptir. Özel BSK Eskişehir Anadolu Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bekir Yaşar, barsak kanserlerinin önlenebilir ve erken teşhis durumunda tam tedavi edilebilir olduğunu söyledi.

    Kolon ve rektumda kanserlerin büyük bölümü poliplerden kaynaklanır. Yapılan araştırmalar bağırsak tümörlerinin sadece küçük bir bölümünün polip olmadan geliştiğini göstermektedir.

    Bağırsak içini döşeyen mukoza isimli dokuyu oluşturan hücreler bazen polip adını verdiğimiz küçük yumrular oluşturabilirler. Polipler iyi huylu tabir edilen ve çevreye yayılma potansiyeli olmayan büyümelerdir.

    Bağırsak polipleri ortalama 45-50 yaşından itibaren belirmeye başlarlar. Gelişen poliplerin %10-20 kadarı ortalama 8-10 yılda habis özellik kazanırlar, yani kanserleşirler.

    Poliplerin çapı 1cm’den büyüdükçe, sayıları çoğaldıkça kansere dönüşme ihtimali artar.

    Yakın akrabalarında bağırsak kanseri ve ailesel geçiş gösteren polipleri olanlarda, inflamatuar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit ve crohn) olan bireylerde ve daha önce meme, yumurtalık ve rahim kanseri nedeniyle tedavi görmüş hastalarda bağırsak polip ve kanserinin gelişme riski daha yüksektir.

    Hiçbir ilave risk faktörü olmayan kişilerde ise risk 40-50 yaşından sonra yaş ile doğru orantılı olarak artmaya başlar

    Polipler ve bağırsak kanseri büyük boyutlara ulaşmadıkça önemli bir rahatsızlık vermezler. Erken tanı ancak tarama testleri ile konur.

    Makattan kan gelmesi üzerinde önemle durulması gereken bir şikayettir. Ancak bu genellikle kişi tarafından hemoroid (basur) olarak kabul edilip hekime başvurulmaz. Bu da çok değerli olan zamanın ziyan edilmesine yol açar.

    Dışkılama alışkanlığının değişmesi teşhise gitmede en önemli şikayetlerden birisidir. Her bireyin belli bir dışkılama alışkanlığı vardır. Bir günde 3 kez ile, haftada 3 kez dışkılama gibi geniş bir yelpaze tıbben normal olarak kabul edilir. Ancak düzenli bağırsak alışkanlığı olan bir insanda zaman zaman halsizlik ve ishallerin birbirini takip etmesi mutlaka araştırılmalıdır.

    Bağırsak kanserinin tama yakın bölümü poliplerin bir takım değişiklikler sonrası 5-10 yıllık bir süreç içinde habis özellikler kazanmasıyla gelişir. Polipler bulunup yok edildiğinde bağırsak kanserine dönüşüm de olmayacaktır.

    Ancak poliplerin ve bağırsak kanserinin büyümeden herhangi bir bulgu vermemesi nedeniyle teşhis için şüpheci olmak ve özellikle yüksek risk taşıyan grupta tarama testlerinebaşvurmak önem taşır.

    Araştırmalar bağırsak kanseri gelişiminde beslenmenin çok büyük rolü olduğunu göstermiştir. Posadan zengin, hayvansal gıdalardan fakir beslenen toplumlarda bağırsak kanseri az görülmektedir. Protein ve yağ bakımından zengin gıda ile beslenen ABD gibi ülkelerde barsak kanseri daha çok görülmektedir.

    Dışkıda gizli kan bakılması, parmakla rektal muayene ve kolonoskopi ile şikayeti olmayan hastalar taranır. Bunlardan en objektif ve faydalı yöntem kolonoskopidir. Kolonoskopi kalın bağırsak (kolon) ve son kısmının (rektumun) içinin ayrıntısıyla görülmesini sağlayan endoskopik bir tetkik yöntemidir. Kolonoskopi yapılırken bağırsaklar içinde bulunan polipler çıkartılabilir ve şüphe edilen bölgelerden örnek alınabilir.

    Herhangi bir risk faktörü olmayan bireylerde imkanlar nispetinde 40 yaşından itibaren her yıl dışkıda gizli kan ve parmakla rektal muayene, 50 yaşından itibaren 5-10 yıl arayla kolonoskopik tetkik yapılması uygundur.

    Yüksek risk grubuna tarama testlerinin uygulanması çok daha önemlidir. Bu kişilerde 50 yaşından itibaren tüm kolon ve rektum ayrıntısı ile tetkik edilmelidir. Ailede bağırsak kanseri olan bireylerde akrabadaki kanser 50 yaşından önce teşhis edilmişse bu yaştan beş yıl önce endoskopik tetkik uygulanmalıdır. Örneğin, 45 yaşındaki bir kişide bağırsak kanseri teşhis edilmişse, bu kişinin oğlu/kızı ve kardeşlerine 40 yaşına geldiklerinde kolonoskopi yapılmalıdır.

    Kolonoskopi sırasında polip bulunursa bunlar o an endoskopik olarak alınırlar. Bu kişilerin kolonoskopisi 1-3 yıl sonra yeni belirebilecek poliplerin de yok edilmesi için tekrarlanmalıdır.

    Kolonoskopi sırasında polip bulunamazsa riskli grupta 3-5 yıl, risksiz grupta 5-10 yıl sonra kolonoskopi tekrar edilir.

    Ailevi kolon polipozu adı verilen ve kalın bağırsakta binlerce polip olan ve nadir görülen bir grupta çocuklar 13-14 yaşından itibaren tarama testlerine alınmalıdır.

    İnflamatuar bağırsak hastalıklarında (ülseratif kolit ve crohn) hastalık süresi uzadıkça bağırsak mukozasında kanser gelişme riski fazlalaşır. Bu kişiler hem hastalığın gidişatının hem de habis tümör gelişiminin incelenmesi açısından yakın takip altında olmalıdırlar.

    Polipler kansere dönüşünce buradaki hücreler bir süre bulunduğu yerde büyür ve habis hücreler belli bir aşamadan sonra vücudun çeşitli yerlerine dağılmaya başlar (metastaz).

    Bağırsak tümörü en çok lenf yollarını kullanarak metastaz yapar. Lenf yolları bağırsaklardan emilen gıda ve bağırsaklara gelen sıvının fazlasını dolaşıma taşıyan lenfatik sistemin bir parçasıdır.

    Bağırsak tümörü lenf yolları ile karaciğere, kan damarları yoluyla da diğer organlara metastaz yapabilir. Bulunduğu yerde büyüyen tümör bağırsakta geçişi engelleyip bağırsak tıkanıklığına da yol açabilir.

    Tedavinin esası cerrahidir. Tümörü barındıran bağırsak bölümü lenf yolları ve kan damarları ile beraber çıkartılır. Kalan bağırsak parçaları birbirine anastomoz ismi verilen bir işlemle birleştirilir ve devamlılık sağlanır.

    Tümör ve lenf yollarının birlikte çıkartılması çok önemlidir. Lenf sistemine yayılım varsa çıkartılacağı için tedaviye katkıda bulunmuş olur.

    Ayrıca ameliyat sonrası yapılacak patoloji tetkikinde lenf düğümlerinde habis hücre aranır. Lenf düğümlerinde metastaz olması durumunda hastanın iyileşme şansını arttırmak için kemoterapi yapılır.

    Rektum kalın barsağın son kısmıdır. Rektum anüs ile sonlanır. Bu bölgede dışkının tutulmasını sağlayan çok hassas kaslar (sfinkter) ve sinirler vardır. Rektumda tümör olunca geçmişte rektum, anüs ve sfinkterler tamamen çıkartılır ve hastaya kolostomiuygulanırdı. Kolostomi kalın barsağın karın duvarına açılmasıdır. Bunun dışına cilde bir torba yapıştırılarak dışkının birikmesi sağlanır. Günümüzdekolon ve rektum cerrahisi ile ilgilenen cerrahlar anatomik bilgilerini ve ameliyat tekniklerini geliştirmişlerdir. Bu sayede 10 yıl öncesine göre kolostomiye daha az gerek duyulmaktadır. Rektumdaki tümörün altında sağlıklı bir-iki santimetrelik bir bölüm varsa rektum çıkartılıp yukarıdaki sağlıklı bağırsak parçası anüs ve sfinkterlerin olduğu son kısma anastomoz edilebilmektedir (birleştirilebilmektedir). Bazı durumlarda ameliyat öncesitümöre radyoterapi(ışın tedavisi) ve kemoterapiuygulanıp tümörün büzüşmesi (küçülmesi) sağlanmaktadır. Bu sayede ameliyatın başarı şansı artmaktadır. Günümüzde sadece anüs ağzına 3-4 cm yakınlıktaki tümörlerde anüs çıkartılmaktadır.

    Kolostomi kalın barsağın karın duvarına açılmasıdır. Bunun dışına yapıştırılacak özel bir torba ile dışkının birikmesi sağlanır. Eskiden beri kolostomi ve torbası kalın bağırsak kanseri olan hastalar için dehşet verici bir simge olmuştur.

    Günümüzde konu ile ilgilenen cerrahların tecrübe ve bilgisi artmış ve çok daha az sayıda hastanın kolostomiye ihtiyacı olmaya başlamıştır. Ne var ki hala bazı hastalar için kolostomi gerekmektedir. Kolon ve rektum cerrahisi ile ilgilenen cerrahın birinci görevi hastanın hayatını kurtarmaktır. Bu yüzden gereken durumlarda kolostomi çekinmeden uygulanmalıdır. Ancak bu işlem hastaların hayatını neredeyse hiç etkilemeyecek hale gelmiştir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi artık cerrahlar kolostominin hastaya en uygun nasıl yapılması gerektiğini daha iyi öğrendiler. İkincisi belki de en önemlisi teknolojik gelişmeler mükemmele yakın kolostomi torba sistemlerinin yapılabilmesine olanak sağladı. Torbalar ortama herhangi bir koku yaymayan, cilde sıkıca tutunup kesinlikle açılmayan ve işi bitince atılıp yenisi kolayca takılabilen hale geldi. Bu gelişmeler sonucu kolostomi insanın sosyal ve mesleki hayatında herhangi bir olumsuz etki yaratmamaktadır. Pek çoğumuzun çevresinde bulunan başarılı bir yönetici, işadamı, sanatçı vb meslek grubundaki kişiler pekala kolostomi taşıyor olabilirler ve çevrelerinde hiç kimse bunu fark etmemiştir.

    Sonuç olarak gereken durumda uygulanan kolostomi artık korkulan değil bağırsak kanserinden kurtuluşun simgesi haline gelmelidir.

    Erken teşhis edilen ve bağırsak dışına çıkmamış durumlarda sadece iyi yapılmış bir cerrahi hastayı sağlığına kavuşturmaktadır.

    Bağırsak dışına ve lenf yollarına yayılma olmuş ise etkili ameliyatın yanı sıra kemoterapi ve bazen radyoterapi şifa ihtimalini arttırmaktadır. Bağırsak kanserindeki kemoterapi uygulamaları zannedildiği kadar vücudu sarsıcı özellik taşımamaktadır. Bu yüzden ileri yaştaki hastalara bile kemoterapi endişe duyulmadan yapılmaktadır.

    Bağırsak kanserinin en çok yayıldığı organlar olan karaciğer ve akciğerdeki metastazlar uygun şartlar oluştuğunda artık ameliyat ile çıkartılmakta ve bu da hastaların sağlığına büyük katkıda bulunmaktadır.

  • Disparöni nedir ? Disparöni ve vajinismus arasındaki bağlantı nedir ?

    Disparöni nedir ? Disparöni ve vajinismus arasındaki bağlantı nedir ?

    Genel seks acısı olan disparöni, vajinanın istemsiz sıkılığından kaynaklanan seks acısı ve giriş sorunu olan vajinismusu tetikleyebilir.

    Disparöni
    Disparöni basitçe ‘acılı cinsel birleşme’ anlamına gelen tıbbi bir terimdir. Her türlü cinsel acıyı tanımlamak için kullanılan genel bir terimdir. Giriş sırasında, cinsel birleşme sırasında ve/veya cinsel birleşme sonrasında cinsel acı hissedilebilir. Klitoris, labia ya da vajina vb. gibi kadının cinsel organının herhangi bir yerinde acı hissedilebilir. Hissedilen acı, keskin, batan, yanan, vuran, kramplar şeklinde ya da başka şekillerde tanımlanabilir.

    Disparöni ve vajinismus arasındaki bağlantı
    Cinsel acının (disparöni) birçok nedeni vardır ve vajinismus da bunlardan biridir. Vajinismus özel olarak, vajinanın pubococcygeus (PC) kaslarından ötürü istemsiz sıkılığı olarak nitelendirilir. Cinsel birleşme çabalarında, vajinal sıkılık cinsel rahatsızlığa, yanma, sıkılık, acı ya da giriş yapamamak gibi rahatsızlıklara neden olabilir.

    Vajinismus disparöninin bütün diğer formlarıyla da yakından bağlantılıdır çünkü herhangi bir genel seks acısı vajinismusu tetikleyebilir. Bu durumlarda vajinismus özgün acı sorununa ek olarak komplikasyon yaratan bir rahatsızlık ve acı durumu haline gelir ve özgün sorun çözümlense ya da kontrol altına alınsa da tipik olarak devam eder. Hatta bir kadın, özgün sorunun hâlâ çözülmediğine inanarak vajinismusun devam eden sorununu özgün acı sorunuyla karıştırabilir.

    “Vajinismus devam eden ve hiçbir fiziksel nedeni yok gibi gözüken her türlü cinsel acının var olduğu durumda buna katkıda bulunması mümkün olan sorun ya da belki de bunun ana nedeni olarak düşünülmelidir.”

    Vajinismustan ötürü örtüşen komplikasyonlar olduğunda cinsel acıyı teşhis ve tedavi etmek epey zor olabilir. Bu durum hem doktorları, hem de hastaları sıkıntıya düşürebilir. Örneğin, geçici bir enfeksiyonun (bir disparöni biçimi) vajinismusu tetiklediği bir kadını düşünelim. Belki de kadın doktora gittiğinde enfeksiyon yok olmuştu ama vajinismus devam ediyordu. Hasta artık özgün enfeksiyondan değil, vajinismustan ötürü acı duymaya devam ettiğinden, doktor acının nedenini keşfetmeye çalıştığında, görünürde hiçbir fiziksel neden olmayabilir. Ayrıca aslında farklı zamanlarda iki tane acıya neden olan sorun olduğundan kadının acıyı tanımlaması kafa karıştırıcı gözükebilir.

    Aynı zamanda iki değişik cinsel acı var olduğunda ve ikincisi de vajinismus olduğunda, uzmanların çoğu özgün tıbbi sorunun çözülmesini ve ondan sonra da vajinismusu tedavi etmek için gerekli adımların atılmasını önerir.

    Dikkat: Aslında durum hiçbir invasif prosedür olmadan çözümlenecek basit bir vajinismus durumu olduğu halde, doktorlar ve hastaları ameliyatlar ve tıbbi prosedürlerin gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Özellikle de, invasif ameliyat bir tedavi seçeneği olarak sunulduğunda hastaların kadınların cinsel acı rahatsızlıklarını tedavi etmekte deneyimli doktorlardan ikinci bir görüş almaları gerekir. Vajinismus tedavisi normalde ameliyat içermez.

    Acı veren seksin olası nedenleri (disparöni)
    Seksin acı vermesinin birçok nedeni vardır:

    – Vulvodini/Vestubulodini (Vulvar Vestibulitis ya da Vestibulitis)
    – Pelvik Enflamasyon Hastalığı (PID)
    – Jenital ya da Pelvik Tümörler
    – Yumurtalık Kistleri
    – İdrar yolu iltihabı
    – İdrar Yolu Enfeksiyonu
    – İnterstisyel Sistit
    – Vajinal Atrofi (atrofik vaginit)
    – Vajinal Kuruluk
    – Yetersiz vajinal kayganlaştırıcı
    – Doğum Travması (doğumdan sonra)
    – Vulva Kanseri
    – Radyasyon Terapisi
    – Vajinal Enfeksiyonlar/Tahriş ediciler Maya ya da bakteriyel, bazı cinsel yolla bulaşan hastalıklar, vb.
    – Cilt Hastalıkları – Liken Skleroz, Liken Planus, Egzama, Psoriyaz
    – Bazı ilaçların yan etkisi
    – Pelvik/Jenital bölgede zedelenme
    – Menopoz ve/veya yaşlanmayla bağlantılı olan yaşla ilgili belirtiler
    – Giysiler, kondomlar, doğum kontrolü köpükleri ve/veya sperm öldüren ilaçlara alerjik tepkiler
    – Acı veren pelvik muayeneler
    – Cinsel saldırıdan ötürü yaşanan travma
    – Kadın Sünneti (FGM)
    – Bartholin Kisti
    – Endometriyoz
    – Vajinismusun yukarıdaki durumlarla birlikte var olabileceğine ve bunlar çözümlendikten ya da kontrol altına – alındıktan sonra da varlığını sürdürebileceğine dikkat etmek önemlidir.