Etiket: platonik aşk

  • En iyi arkadaşına mı aşıksın?

    En iyi arkadaşına mı aşıksın?

    ‘En iyi arkadaş’la sevgili olmak çok cazip gözükse de, doğacak zorlukları ve arkadaşlığınızın zarar görebileceğini unutmamak gerekiyor…

    ‘Galiba en iyi arkadaşımı seviyorum! Onunla sevgili olmayı çok istiyorum, ama yanlış bir hareket yaparak arkadaşlığımızı mahvetmek istemiyorum. Ne yapmalıyım?’ En iyi arkadaşıyla sevgili olmak isteyenlere tavsiyeler aşağıda…

    En iyi arkadaşınızla sevgili olmak zordur çünkü:

    Kaybedecek de kazanacak da çok şey olabilir! Arkadaşlığınız ne kadar eğlenceliyse, bunu romantik bir ilişkiye çevirme isteğiniz de o kadar artacaktır. Duyguların karşılıklı olmadığı, ilişkinin sürmediği takdirde kaybedecekleriniz ise arkadaşlığınızın değeriyle doğru orantılıdır. Eğer en iyi arkadaşınıza aşıksanız ve ilişkiniz iyi gitmezse, rahatlamak ve tavsiye almak için kimi arayacaksınız? Maalesef bu sefer en iyi arkadaşınızı arayamayacaksınız!
    Yeni tanıştığınız bir insanla çıkarsanız ve işler yolunda gitmezse, o insanı bir daha görmeyerek sorunları çözebilirsiniz. Ama en iyi arkadaşınıza bunu yapamazsınız, çünkü o zaten yaşamınızın büyük bir parçasıdır.

    En iyi arkadaşıyla sevgili olmak isteyenlere tavsiyeler:

    Bu insanı çok iyi tanıdığınıza göre, daha önceki ilişkilerini de biliyorsunuzdur. Hoşlandığı insanlara karşı çekingen mi davranıyor? Hoşlandığı insanlara ne tür sinyaller veriyor? Size bu sinyalleri verip vermediğine dikkat edin. Böylece sizden hoşlanıp hoşlanmadığını önceden anlayabilirsiniz..

    Eğer sizin onu sevdiğinizin farkında olduğunu biliyorsunuz. Ancak onun ne düşündüğünden emin değilsiniz. Ona birkaç ipucu verin, ancak direkt olarak düşüncelerinizi açıklamayın. Böylece, onun size aşık olmaması durumunda daha az üzülürsünüz.

    Diğer ilişkilerini izleyin. Sevgilileriyle ilişkileri kısa süreli mi oluyor? Belki de en iyi arkadaşınız, sizin istediğiniz gibi uzun süreli bir ilişkiye hazır değildir. Unutmayın, yürümeyen ilişkiler hakkında bilgi sahibi olmak, böyle bir ilişkiye girmekten daha iyidir.

    Eğer arkadaşınıza onu sevdiğinizi söylemeye karar verdiyseniz, arkadaşlığınızı kumar masasına yatırmış olduğunuzu unutmayın. Ya arkadaşlığınıza zarar vereceksiniz ya da çok iyi tanıdığınız bir sevgiliye sahip olacaksınız! Kendinize şu soruyu sorun: Hangisinden daha çok pişman olacaksınız?
    Arkadaşlığınızı kaybetmekten mi, onunla daha da yakın olabileceğinizi hiçbir zaman öğrenememekten mi?

  • Aşk acısını yenmek için 6 ay yeter

    Aşk acısını yenmek için 6 ay yeter

    Onsuz yaşayamayacağınızı düşündüğünüz kişi gitti ve siz nefes almakta zorlanıyorsunuz. Bu durumu yaşayan ne ilk kişisiniz ne de son… Kendinize zaman tanıyın, acınızla yüzleşin ve yavaş yavaş silinip gitmesine yardım edin.

    Tek bir tanımı yok… Herkes onu farklı yaşıyor, farklı anlatıyor. Kimi onsuz yaşayamıyor, kimi bulamamaktan yakınıyor. Ama bir bulundu mu hayatı alt üst ediyor. Aşktan söz ediyoruz. Geldi mi ayakları yerden kesen, vücudun hormon dengesini alt üst eden aşk, gittiği zaman ise geride derin yaralar bırakıyor. Ne diyordu Demet Sağıroğlu “Arnavut Kaldırımı” şarkısında… “Giden aşklarımın ardından, ağlayamam ben böyle yas tutamam…” Bu sözler, aslında acı çeken bir aşığın telkinlerini yansıtıyor. Terk edilen her aşık yas tutuyor. Öte yandan hayat devam ediyor ve aşk acısının bedenden yavaş yavaş çıkmasına izin vermek gerekiyor. Peki ama nasıl? Avusturya Sen Jorj Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin anlatıyor…
    Aşık olunca bize neler oluyor?
    Aşık olunca vücudumuz bazı hormonlar salgılıyor. Örneğin serotonin hormonu, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olan hastalardaki düzeylere yaklaşıyor. Bu da aşık olduğumuz kişiye sürekli takıntılı hale gelmemize sebep oluyor. Dopamin hormonu salınımı artıyor, uyku ve iştah dengemiz bozuluyor. Bu süreçte, aşkın gözü kördür sözünü doğrularcasına aşık olduğumuz kişideki kusurları görmüyor, o insanı kendimizden bir parça olarak görüyoruz. İlk aşklar genellikle ergenlik döneminde başlıyor ve genellikle ilk aşık olduğumuz insanla evlenmiyoruz. Yani hiç bitmeyecek sanılan aşklar bitiyor, onsuz yaşayamayacağımızı düşündüğümüz insanlardan ayrılabiliyoruz. Bazen de aşk sadece tek taraflı oluyor, karşı tarafın ona duyulan aşktan haberi dahi olmuyor.

    AŞK ACISINI YENMEK İÇİN…
    ● Acele etmeyin; ayrılığın getirdiği acıyı bir süre yaşayacağınızı baştan kabullenin, onu yenmek için kendinize biraz zaman tanıyın.
    ● Acınızın üstünü örtmeye çalışmayın. Bunu yaptıkça yas sürecini ertelediğinizi ve tekrar sağlıklı ilişkilere geçiş aşamasını geciktirdiğinizi unutmayın.
    ● Size onu hatırlatacak uyaranlardan uzak durun. Beraber gittiğiniz mekanlara gitmekten, fotoğraflara bakmaktan, özel şarkılarınızı dinlemekten kaçının.
    ● Size onu hatırlatacak konuşmalardan, programlardan kaçınmaları ve aranızda laf taşımamaları için arkadaşlarınızı da uyarın.
    ● Kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak yeni ilgi alanları bulun.
    ● Yeni ilişkiler kurarak bu acıdan kurtulmaya çalışmayın. Böyle yaparsanız hem kendinizi kandıracağınızı hem de kıyaslama yaparak eskiye daha fazla özlem duyacağınızı bilin.
    ● Konuşmak rahatlatır; ailenizle, arkadaşlarınızla dertleşin ama sizi dinleyenleri bunaltacak kadar abartmayın. Gereğinden fazla onun hakkında konuşmanın hatıraları canlı tutacağını da unutmayın.

     

    BİR DARGIN BİR BARIŞIK
    Ayrılan ve bunun getirdiği acıya dayanamayıp tekrar bir araya gelen, üstelik bunu çok sık yapan çiftler de var. Böyle durumlarda ilişkinin bir kısır döngüye girdiğini belirten Psikolog Şahin, “Böyle bir durumdaki çiftin, çift terapisi alması gerekiyor. Bu ilişkinin ya bitmesi gerekiyordur ancak taraflar bitiremiyordur ya da devam edebilecek bir ilişkidir ancak çözülmesi gereken bir iletişim problemi vardır. Çift terapisi sayesinde sorunlarını çözüp daha mutlu bir ilişki sürdürebilirler ya da sağlıklı bir şekilde ayrılmaya karar verebilirler” diyor.

    Aşk acısı çekmenin kaç yolu var?
    Kişinin yaşı, daha önceki deneyimleri, ayrılış türleri, kişinin baş etme mekanizmasının ne kadar güçlü olduğu gibi faktörler aşk acısı çekmenin şeklini etkiliyor. Örneğin yaşın ilerlemesi acı çekmeye engel olmuyor ama zihin bu acıya aşina olduğu için, “Şu an acı çekiyorum ama biliyorum ki geçecek” diye düşünüyor ve böylece acının üstesinden gelmek kolaylaşıyor. Daha önce böyle bir acıyı deneyimlememiş kişi ise yüreğinde çok daha ağır bir acı hissedebiliyor ve bu hissin hiç geçmeyeceğini düşünebiliyor.
    Takıntılı kişilik özellikleri ağır basan insanlarda ise ayrılıklar çok sorunlu oluyor. Bir de bağımlı ilişki kurmaya daha yatkın olan, partneri olmadan var olamayacağını, ona muhtaç olduğunu düşünen kişilerde ayrılıktan sonraki süreç zorlu geçiyor. Bu kişilik özellikleri bazı insanlarda genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak ortaya çıkarken çoğunlukla da ailenin yetiştirme tarzıyla ilgili oluyor.

    Ayrılıktan sonraki doğal süreç nasıl olmalı?
    Ölüm de dahil olmak üzere tüm ilişki kayıplarında yaşanan bir yas süreci oluyor. Bu sürenin yaklaşık altısekiz ay sürmesini bekliyoruz. Bu dönemde kadın ve erkek davranışları farklılık gösterebiliyor. Yas sürecinde kişinin içinde büyük bir acı, öfke oluşabiliyor. Biraz zaman geçince “Ben zaten istemiyordum, böylesi daha iyi oldu” gibi inkar duyguları öne çıkıyor. Sonrasında ise artık durumun kabullenildiği, hayattan yeniden zevk alınmaya başlandığı, yeni insanlarla tanışmaktan mutlu olunduğu dönem başlıyor. Yas süreci dokuzuncu aya doğru uzamaya başladıysa bunun normal bir durum olmadığı ve kişinin desteğe ihtiyacı olduğu düşünülüyor.

    ACIYI BAZEN BİR UZMAN DİNDİREBİLİR
    Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, baş etme mekanizmaları yeterince güçlü olmayan kişilerde aşk acısı ile baş etmenin de güç olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Altı ayın sonunda acınız hala taze, günlük yaşantınızdaki işlerinizi yapmanıza engel oluşturuyor, konsantrasyon bozukluğuna sebep oluyor, uyku haliniz artıyor ya da tam tersi uyuyamıyor iseniz kesinlikle bir uzmandan yardım almalısınız” diyor. Aşk acısı bedene de yansıyabiliyor. Mide kasılmaları, sürekli baş ağrıları, uyku düzeninde bozulmalar ve iştah kesilmesi görülebiliyor.

     

    KADIN AĞLIYOR ERKEK ÇAKTIRMIYOR
    Genel tabloya bakıldığında kadınlar yas sürecini ağlayarak geçiriyor. Bu dönemde arkadaşları ve aileleri ile duygularını paylaşmayı tercih eden kadınlar aslında acıyla yüzleşmekte de daha cesur oluyor. Erkekler ise çoğunlukla vurdumduymaz görünmeye çalışıyor, acıyı başka ilişkiler yaşayarak bastırmaya uğraşıyor. Erkeklerin baş ediş tarzları farklı olsa da aslında acıyı onlar da en az kadınlar kadar hissediyor.

    Ah şu oksitosin!
    Eşler arasındaki bağlanmaya etkisi olduğu için aşk hormonu olarak da adlandırılan oksitosin, aşık olunduğunda salgılanıyor ve karşı tarafa bağlılık geliştirilmesine neden oluyor. Ayrılıktan sonra size onu hatırlatacak uyaranlar da bu hormonun salınmasını tetikliyor. Bu nedenle ayrılık sonrası onu hatırlatacak yerlere gitmek, şarkılar dinlemek, sosyal ağlar üzerinden takibe devam etmek aşk acısına hiç iyi gelmiyor.

    Terk eden dik durmalı
    Çok güzel başlayan ilişkiler hiç beklenmedik biçimlerde bitebiliyor. Doğru olan ise karşı tarafın canını acıtmadan ayrılmak… Ayrılıktan sonraki dönemde terk eden kişinin o net duruşunu sergilemeye devam edebilmesi, karşı tarafa umut verecek davranışlardan kaçınması gerekiyor. Sadece arkadaşça yaklaşımlar bile acı çeken için bir umut olabiliyor. Terk edenin, “Hayatımın bir yerinde dursun, pişman olursam geri dönerim” düşüncesi ile acı çekene umut verecek davranışlarda bulunması yas sürecinin uzamasına neden oluyor.

    Arkadaş kalmak mümkün ama…
    Aşkın ilk altı ayında hormon salınımları, duyguları ve beyin fonksiyonları çok farklı ve yoğun oluyor. Bu dönemde yaşanan ayrılıkların ardından arkadaş kalmak zorlaşıyor. İlişkinin ilerleyen yıllarında, o ilk coşkunun geçtiği dönemlerde yaşanan ayrılıklardan sonra arkadaş kalmak ise daha kolay… Taraflardan biri hala aşıksa arkadaş kalmak zorlaşıyor çünkü arkadaşlık sürdükçe “bir gün geri dönecek” umudu hiç bitmiyor.

    DEĞERSİZLİK DUYGUSU YIKICI OLUYOR
    Ayrılıklardan sonra yaşanan en önemli sorunlardan biri de kendini değersiz hissetmek oluyor. Başka birinin verdiği değer ölçüsünde kendini değerli gören kişilerde bu duygu yıkıcı etkiler yaratıyor. Psikolog Sinem Gül Şahin, aile içinde kendine değer verildiğini hisseden kişilerin bu konuda daha şanslı olduğunu belirterek, “Bu nedenle ailede çocuğa ‘Sen sadece sen olduğun için değerlisin, seni sevmemiz için bir şey yapmana gerek yok’ duygusunun aşılanması gerekiyor. Bu mantıkla büyüyen çocuk, ergenlikte de yetişkinlikte de aşk acılarını daha çabuk atlatıyor” diyor.

    Formsanté Dergisi

  • Ofiste Aşk

    Ofiste Aşk

    İşyerinde aşk yaşamak son derece riskli bir durum… Ancak monoton hayatımızda başka yerde aşk ihtimalleriyle karşılaşma şansımız ne kadar ki? O halde oyunu kuralına göre oynayalım!

    Aşkın ne zaman, nerede karşınıza çıkacağı belli olmaz. Aşkın gelişi trafik kazası, yaz yağmuru gibidir. Kendinize koyduğunuz kuralları tanımaz, sınırları aşar veee… Bir gün kendinizi “Asla yapmam”, “Asla yaşamam” dediğiniz durumların içinde buluverirsiniz.

    “Ofiste aşk yaşamak ister misiniz?” diye sorulsa, hemen hepiniz aynı cevabı verirsiniz: “Asla!”. Çünkü bilirsiniz ki, ofiste aşk yaşamak belalı bir iştir. Karşınıza çıkan pek çok örnekten almanız gereken dersi çoktan almışsınızdır. Bu kuralı ihlal edip ofiste aşk yaşayan arkadaşınızdan, ofis dedikodularının acımasızlığından yara almış olanlardan kendinize pay çıkarmışsınızdır. Ama ne demiş atalarımız: “Büyük konuşmayın!”. Koşul dinlemeyen aşk, insanın karşısına ofiste de çıkabiliyor.

    Ofiste aşk neden tehlikeli?

    İş, eğer insanın hayatına dâhil olsaydı, adına iş hayatı ya da çalışma hayatı denmezdi. Ofis yani işyeri, kendi kurallarıyla var olan, kendi kurallarıyla işleyen, bu nedenle çalışma hayatı diye andığımız özel bir alan. Yaşadığımız hayatın en büyük bölümünü orada geçiriyor olsak da; en delimiz bile, günlük hayatını, iş hayatının kurallarıyla yaşamayı göze alamıyor.

    Bu nasıl bir hayattır diye sorarsak, kısaca şunu demek mümkün: “İş hayatı; sınırları belli, tanımı yapılmış bir iş için, bu işe uygun hazırlanmış bir mekânda, işin gereği olan tüm faaliyetleri sürdürdüğümüz zaman dilimidir.” Elbette orada beslenir, tuvalete gider, günlük sohbetler yaparız ama oradaki sınırlarımız işle çizilidir. İşten ayrıldığımızda mekânla bağımız kopar, hatta iş arkadaşlarımızla da… Bu nedenle bir işte 10 yıl çalışmış olsanız da, orası sizin hayatınız değildir. İşten ayrılır, hayattan ayrılmazsınız…

    Ve bir de ofis kuralları vardır. İşyerlerinde de genellikle kişisel zevkinizi ortaya koyan bir giyim tarzından çok, işin gerektirdiği gibi giyinirsiniz. İlişkilerinizin en derini bile, okul arkadaşınızla kurduğunuz yakınlık düzeyinde değildir. İstisnalar kaideleri bozmaz ama işin kendi yapısından ötürü, orada bulunuşunuz ister istemez eğretidir. Bu nedenle küçük sohbetleriniz; ofis dedikoduları ve günlük hayattan işe taşıdığınız küçük detaylarla sınırlıdır. Herkes mesai dolduğunda ofisten ayrılıp kendi hayatına döner; tabii kendi hayatı diyebileceği bir şey geride kalmışsa! Zaman zaman bir-iki iş arkadaşınızla dışarıda da görüşürsünüz… Ama ilginçtir, orada da ofisteki sohbeti uzatmaktan başka bir şey yapmazsınız. Hatta çoğu zaman iş konuşmaları yaparsınız. Bu kaçınılmazdır.

    Bu kadar kısır bir ortamda nasıl aşk doğar derseniz, anlatalım…

    Bazen biriyle karşılaşırsınız ve bu karşılaşma yoğun bir enerji yaratır. Karşılaşma doğal olarak işyerinizde de başınıza gelebilir. Mesela ofise yeni gelen biri bu enerjiyi yüksek düzeye çıkarabilir… Kısıtlı hayatınıza isteseniz de bir türlü bir karşı cins girmemektedir. Bu nedenle yoğun bir kinetik enerji üretimi yapmaktasınızdır. Elbette istemeden, karşı cinsin kim olduğuna bağlı olmadan, erkek ya da kadın enerjisi hissetmek sizi hızla yükseltir. Dosya alıp verirken kazayla olan dokunmalar, cinsel çağrışıma neden olan küçük hareketler gibi… Bu durumda birine kazayla sürtünmeniz bile aklınıza farklı konular getirmeye başlayabilir…

    Aşk, zaman zaman kavga ve çekişmeyle başlar. Didiştiğiniz biriyle bir bakmışsınız ki aşk yaşıyorsunuz. İşyeri gibi, rekabetin yüksek olduğu bir alanda, kısa bir süre öncesine kadar sinir olduğunuz birine, ansızın aşık olduğunuzu hissetmeye başlayabilirsiniz. Aranızdaki uyum şaşırtıcıdır. Ofisten biriyle o kadar iyi sohbet eder ve uyumlu olursunuz ki sizi bu kadar iyi karşılayan ve anlayan birine kayıtsız kalmanız neredeyse imkansız hale gelir…

    Gördüğünüz gibi günün çoğunu birlikte geçirdiğiniz bir çalışma arkadaşınıza aşık olmanız hiç de zor değil. Eğer duygularınıza gem vurup aşka kayıtsız kalırsanız, başınız belaya girmez, sakin hayatınız dalgalanmaz. Üstelik belki işyerindeki başarınız bu platonik duygularınızın etkisiyle birkaç puan yükselebilir. Çünkü bu tarz bir aşk, insanın işe gitmesi için iyi bir motivasyon kaynağı yaratır.
    Ama eğer platonik aşkın bir adım ötesine geçilmiş ve ilişki başlamışsa… İşiniz zor demektir. Ofiste bir ilişki sürdürmenin pek de iyi ya da kolay olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu nedenle ofis aşkı bir trafik kazası gibi başlar. Bunun için de uygun koşulların oluşması gerekir.

    OFİSTE İLİŞKİ NASIL BAŞLAR?

    Zararsız akşam içkileri, öğle molalarında yapılan kaçamaklar, masum, masum olduğu kadar da tehlikelidir. Hele ortada uygun aşk potansiyeli varsa… İçki öldürür, kumar söndürür demiş atalarımız. İyi de elemişler. Gerçi bu işin ucunda ölüm yüzdesi düşük olsa da, kaskonuz olup olmadığına dikkat edin. Hoşlandığınız biriyle yaptığınız her şey size ilişki ihtimali getirir. Ben şahsen, hayatın hiçbir alanında aşka karşı değilim ama karşı olanları, bu konuda uyarıyorum. Başınızı belaya sokacak bir eğilim içindesiniz.

    Masum görünen tüm yakınlıkların altından bir ilişki çıkabilir. İlişkiler ortaya çıkarken size “Ce-ee” demezler. Yani olur olmaz ya da ihtimal belirir belirmez onlardan korkmazsınız… Aksine, başlangıçlar müthiş heyecanlı ve keyiflidir. Ofiste de olsa, sizi kaygılandırsa da gelişinden rahatsız olmazsınız. Sorun, ilişkinin ortası ve sonunda ortaya çıkar, ilişki bitirdiniz diye işinizi bırakmaya hazır mısınız? Ya da iş için tartışmanız gereken bir konuyu, sırf karşınızdakine yakınlık dereceniz arttı diye umursamazlıktan mı geleceksiniz? Bunlar önemli kararlar…

    Ofiste aşk yaşamaya dair…

    Ofiste aşk yaşamak gayet riskli bir durum… Ancak hiç mi hoş tarafı ve olumlu yanları yok derseniz, var elbette. Öncelikle yaşadığınız heyecan ofise gitme ve çalışma isteğinizi artırır. Yıllardır çalışan biriyseniz, işe gitmek büyük olasılıkla sizin için otomatik bir reaksiyon haline gelmiştir. Sizi motive eden, işe gitme isteğinizi artıran bir aşk potansiyeli, işle ilişkinizi hızla ve kolaylıkla geliştirir. İşyerinde geçirdiğiniz sıkıcı saatlerde, aşık olduğunuz kişi bir yan tema olarak arka planda resmi değiştirir. Tıpkı masanın üzerine çiçek koymanın yarattığı sihirli etki gibi… Ama bu durum elbette çiçek koymaktan da etkilidir.

    Ancak ilişki yaşamaya başladığınızda, giderek küçük kıskançlıkların ve sorunların çıkacağını da unutmayın.

    Patronlar, evli çiftlerin aynı ofiste çalışmasını çeşitli nedenlerden istemezler. Bu nedenlerin en başında da duygusal sorunların işe taşınma ihtimalleri gelir. Duygusal sorunlar işe taşındığında, ister istemez diğer çalışanlar da etkilenir. Aynı durum, ilişki yaşanırken de söz konusu olabilir. Ofiste aşk, yaşayanlar haricinde çevredekiler için draması yüksek eğlenceli bir konudur. Bir anda kahve molalarının keyifli gündemi haline geliverirsiniz.

    Aynı kişiden hoşlanan birden fazla kişi olması ihtimali de güçlüdür. Eğer etrafta rakipler varsa, ilginç tablolar ortaya çıkar ve emin olun bu tablolar, işin düzgün grafiklerine benzemez. Bu tablolardan işverenin pek hoşlandığı da söylenemez. Patronlar manzara resimlerini, daha çok kendi portrelerini severler. Onlar için en kötü çalışan, duygusal çalışandır.

    Ama illaki ofiste aşk yaşıyorsanız ya da bu potansiyeli kışkırtma eğiliminiz varsa, “Ondan başkasını bulamadım” diyorsanız, devam edin. Yüreğinizin götürdüğü yere gidin! En azından tehlikeyi bilen biri olarak, emniyet kemerinizi kullanmayı unutmayın.

    Emniyet kemeri mi? O da ne diyorsanız, söyleyelim. Siz siz olun, ne yaşarsanız yaşayın, karda yürüyüp, izinizi belli etmemenin bir yolunu bulun. Gece başka, gündüz başka insan olun!

    En önemlisi eğer fotokopi makinesi üstünde seks yapma gibi ateşli bir fanteziniz varsa, mesai dışı saatlerde ofiste çalışan temizlik görevlilerini ve işine aşık, her saatte ofise gelmeye eğilimli patronları da sakın aklınızdan çıkarmayın!

     

    Aşk ve İş Birbirine mi Karıştı ?

     

  • Cinsel Olarak Başarısız Olma Endişesi Evlilikten Soğutuyor

    Cinsel Olarak Başarısız Olma Endişesi Evlilikten Soğutuyor

    CİSED ONURSAL BAŞKANI DR. CEM KEÇE: “MUTSUZ BİR AİLEDE BÜYÜYENLER EVLENMEKTEN KORKUYOR!”

    Evlilik korkusu , kişinin geçmiş çocukluk yaşantılarında maruz kaldığı çatışmalar ve çevresinde veya ailesinde yaşadığı olumsuz evlilik örneklerinden edindiği bilgiler doğrultusunda geliştirdiği psikolojik bir bağlanma korkusudur. Farklı geçmiş, farklı kültür ve farklı ailelerde yetişen kişiler karşı tarafa bağlanarak kendilerini çok zorlu ve çatışmalı olabilecek evlilik kurumun içine sürüklemek istemezler. Yani bir nevi kendilerini korumak isterler.Cinsel Sağlık Enstitü Derneği (CİSED) cinsel terapistleriTürkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, evlilik korkusu yaşayan kişilerin sayısının her geçen gün arttığına dikkat çekti ve evlilik korkusunu tartışmaya açtı. İşte çok çarpıcı başlılar…

    MUTSUZ BİR AİLEDE BÜYÜYENLER EVLENMEKTEN KORKUYOR!

    Boşanamama fikrinin kişileri evlilikten soğuttuğuna dikkat çeken CİSED Onursal Başkanı Dr. Cem Keçe; “Ülkemizde dini, ahlaki, ailevi, kültürel ve çevresel baskılar boşanmayı zorlaştırıyor. Evlenen çiftlerin ne olursa olsun boşanmamaları gerektiğinin düşünülmesi, daha iyi eş bulma beklentisi, adayları, ekonomik, kültürel ve eğitim alanında sürekli başkalarıyla kıyaslamak ve düğün, nişan gibi geleneksel uygulamaların getirdiği stresin yoğun olması kişileri evlilikten uzaklaştırıyor ve korkutuyor. Hele kişinin ailesinde anne ve babasının mutsuz ve sürekli tartışıyor olması veya kişinin çevresinde yaşayan evli çiftlerin kavgalarına ya da tartışmalarına şahit olması bu korkuyu ağırlaştırıyor. Mutsuz bir aile ortamı evlilikten soğutuyor. Böylece uzun süre yalnız yaşayan ve başka biriyle birlikte yaşamayı kabul etmekte zorlanan kişi, kendisinin de mutsuz bir evliliği olacağına inanmaya başlıyor, evlenmekten vazgeçiyor ve evlilik kurumuna olan ilgisini azaltıyor. Kişinin evlilik sorumluluğundan korkması ve sorumlulukları yerine getiremeyeceğine inanması, ortak yaşamın avantajları yerine dezavantajlarına odaklanması, uzayan eğitim hayatı, özgürlüğe düşkün olma, evlenmeyi ve eş bulmayı kolaylaştıran geleneksel arabuluculuk sistemlerinin giderek azalması ve modern yöntemlere güvenilmemesi, yanlış eş seçme korkusu, cinsel olarak evlilikte başarısız olma endişesi, cinsel mitler ve cinsel travmalar, farklı cinsel tercih ve yaşam tarzı, daha önce evlenip boşanmış olmak, iyileşmemiş aşk acısı, platonik aşk yaşıyor olma, ebeveynlere çok bağlı olma ve evliliğin olumsuzluklarını gündemde tutan medyanın varlığı da diğer evlenme korkusu nedenleri arasında sayılabilir.” dedi.

    CİNSEL OLARAK BAŞARISIZ OLMA ENDİŞESİ EVLİLİKTEN SOĞUTUYOR!

    Cinsel olarak başarısız olmaktan endişe duyan kişilerin evlenmekten korktuğunu ifade eden CİSED Genel Başkanı Doç. Dr. Cebrail Kısa; “Ülkemizde cinsel hayatı aktif olan her on kadından sekizi, her on erkekten yedisi hayatının bir döneminde cinsel sorunlar yaşıyor. Başta sertleşme sorunu ve vajinismus olmak üzere, cinsel sorunlar çığ gibi büyüyor ve toplumsal yapımızda telafisi çok zor olan yaralar açıyor ve başarısız olma korkusuyla kişileri evlilikten soğutuyor.” dedi.

    EVLİLİK ÖNCESİ EĞİTİM ŞART!

    Evlenme korkusunu yenmek için kişinin hem kendine hem de başkalarına güvenmesi ve doğru bilgilere sahip olması gerektiğini vurgulayan CİSED Yönetim Kurulu Üyesi Psikolog Kemal Özcan; “Tüm canlılarda olduğu gibi insanlarda soylarını devam ettirmek isterler. Bu durumun, toplumca onaylanan dini, ahlaki, sosyal ve kanuni yolu evliliktir. Evlenebilmek için kişinin birey olacak olgunluğa erişmesi ve ailesine olan bağımlılığından kurtulması gereklidir. Bunu başaramayan biri için evlilik ve anne-baba olma sorumluluğu ağır gelebilir. Bu durumdaki bir kişi, kendine karşı dürüst olmalı, sonradan pişman olacağı bir hayatı sürdürmekte ısrar etmemeli, evlenme aşamasına gelmeden önce tüm belirsizlikleri konuşmalı, sağlıklı ve doğru kaynaklardan bilgi edinmeli, düzenli hayatın ve sağlıklı cinselliğin insanın doğasına uygun olduğu veya evliliğin yakınlık ve güven ihtiyaçlarını karşıladığını bilmelidir. Bunun tek yolu Evlilik Öncesi Cinsel Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri ve Evlilik Öncesi Anne, Baba ve Eş Eğitimleri almaktır. Ülkemizde bu eğitimleri verecek kişi, kurum ve kuruluşlar mevcuttur.” dedi.