Etiket: genetik

  • Anne ve Baba Yaşı Otizm Riskini Gerçekten Artırıyor mu?

    Anne ve Baba Yaşı Otizm Riskini Gerçekten Artırıyor mu?

    Anne ve baba yaşı otizm riskini nasıl etkilediğini öğrenin. Yeni araştırma, 35 yaşın üzerindeki ebeveynlerin otizm olasılığını artırdığını gösteriyor. Detaylar içeriğimizde!

    Otizm, son yıllarda artan bir sıklıkla teşhis edilen bir nörogelişimsel bozukluktur. Bu karmaşık durumun birçok farklı nedeni olabilir ve ebeveynlerin yaşı da önemli bir risk faktörü olarak öne çıkmaktadır. Mart ayında Annals of Epidemiology dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, Danimarka’da 1.3 milyon çocuğun tıbbi kayıtlarını inceleyerek anne ve baba yaşının otizm riskini nasıl etkilediğini detaylı bir şekilde analiz ediyor. Bu çalışmada elde edilen çarpıcı bulgular, otizm tanısı alan çocukların sayısındaki artışı ve ebeveynlerin yaşı arasındaki ilişkiyi aydınlatıyor.

    Bu yazıda, sizlere bu araştırmanın öne çıkan bulgularını ve otizm riskiyle ilgili bilinmesi gerekenleri sunuyoruz.

    Anne ve Baba Yaşı Otizm Riskini Gerçekten Artırıyor mu?

    Mart ayında yayımlanan Annals of Epidemiology dergisindeki son araştırmalar, otizm riski ile ebeveynlerin yaşları arasındaki karmaşık ilişkiyi aydınlatıyor. Özellikle, araştırma Danimarka’da 1980 ile 2003 yılları arasında doğan 1.3 milyon çocuğun tıbbi kayıtlarını inceleyerek elde edilen çarpıcı bulgulara odaklanıyor.

    Anne ve Baba Yaşı Otizm Riski
    Anne ve Baba Yaşı Otizm Riski

    Ebeveyn Yaşının Rolü:

    Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, her iki ebeveynin de 35 yaşın üzerinde olmasının otizmli çocuk sahibi olma olasılığını artırdığını gösteriyor. Ancak, ilginç bir şekilde, her iki ebeveynin 35 yaşın üzerinde olması durumunda bu riskin daha da artmadığı ortaya çıkıyor.

    Detaylı İnceleme:

    Araştırmacılar, 9.556 otizmli çocuk üzerinde yaptıkları incelemede, özellikle anne ve baba yaşı otizm riskini nasıl etkilediğini derinlemesine incelediler. Bulgular, anne ya da baba yaşıyla otizm arasında belirgin bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor.

    Cinsiyet ve Yaşın Rolü:

    Araştırma, anne ve baba yaşının yanı sıra cinsiyetin de önemli bir faktör olduğunu gösteriyor. Özellikle, 35 yaşın altındaki erkeklerde ve kadınlarda otizm riskinin farklı şekillerde arttığına dair dikkat çekici bulgular mevcut.

    Klasik Otizm ve Ebeveyn Yaşı:

    Çalışma aynı zamanda klasik otizm tanısı alan çocuklarda ebeveyn yaşının etkilerini de ele alıyor. Sonuçlar, klasik otizm vakalarında riskin daha belirgin olduğunu ortaya koyuyor.

    Forum: Otizimli Çocuğu Olan Anneler Tıklayın!

    Genetik ve Çevresel Faktörlerin Rolü:

    Araştırmacılar, ebeveynlik yaşı ve otizm riski üzerindeki etkisinin sadece genetik faktörlerle açıklanamayacağını, çevresel etkenlerin de bu kompleks denklemde rol oynadığını belirtiyor. Sperm ve yumurtalarda meydana gelen spontan mutasyonların yanı sıra, çeşitli genetik faktörlerin ve çevresel etkenlerin bir araya gelerek riski artırdığına dair teoriler üzerinde duruyorlar.

    Sonuç:

    Bu araştırma, ebeveynlerin yaşının otizm riski üzerindeki etkilerini daha iyi anlamamıza katkı sağlayarak, bu karmaşık konuda farkındalığı artırıyor. Ancak, daha fazla araştırma yapılması ve geniş kapsamlı analizlerle desteklenmesi, bu konudaki bilgi düzeyimizi daha da zenginleştirebilir.

    Referanslar: 1: Parner ET ve ark. Ann. Salgın. 22 , 143-150 (2012) PubMed

  • Ebeveynlik Yaşı ve Otizm: Derinlemesine Bir İnceleme

    Ebeveynlik Yaşı ve Otizm: Derinlemesine Bir İnceleme

    Yaşlı ebeveynlerin otizmli çocuk sahibi olma olasılığı neden daha yüksektir? Bu yazıda, ebeveynlik yaşı ve otizm riskini nasıl etkilediğini ve diğer risk faktörlerini inceleyeceğiz.

    Otizm spektrum bozukluğu (OSB), sosyal etkileşim ve iletişimde zorluklar, tekrarlayan davranışlar ve sınırlı ilgi alanları ile karakterize bir nörolojik bozukluktur. OSB’nin nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonunun rol oynadığı düşünülmektedir. Son zamanlardaki araştırmalar, ebeveynlerin yaşı ile otizm riski arasında bir bağlantı olduğunu göstermektedir. Özellikle yaşlı babaların otizmli çocuk sahibi olma olasılığının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir.

    Bu makalede, ebeveynlik yaşı ve otizm arasındaki ilişkiyi inceleyeceğiz. Aşağıdaki konuları ele alacağız:

    • Babaların yaşı ve otizm riski
    • Annelerin yaşı ve otizm riski
    • Genç anneler ve de novo mutasyonlar
    • Otoimmün durumlar ve diğer faktörler
    • Ebeveynlik yaşı ve otizm epidemiyolojisi

    Bu bilgiler, aile planlaması yaparken otizm riskini nasıl minimize edebileceğinizi anlamanıza yardımcı olacaktır.

    Ebeveynlik Yaşı ve Otizm: Derinlemesine Bir İnceleme

    Otizm, karmaşık ve çok yönlü bir spektrum bozukluğu olup, etkileyen faktörler arasında ebeveynlerin yaşları da önemli bir rol oynayabilir. Son on yılda yapılan araştırmalar, özellikle yaşlı ebeveynlerin otizmli çocuk sahibi olma olasılığının genç ebeveynlere kıyasla daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, ebeveynlik yaşı ile otizm arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak için bir dizi faktörü göz önünde bulundurmak önemlidir.

    Ebeveynlik Yaşı ve Otizm
    Ebeveynlik Yaşı ve Otizm

    1. Babaların Yaşı ve Otizm Riski

    Özellikle yaşlı erkeklerin otizmli çocuk sahibi olma olasılığı üzerine yapılan çalışmalar, dikkat çekici sonuçlar ortaya koymaktadır. İsrail’de yapılan bir çalışma, 30’lu yaşlardaki erkeklerin otizmli bir çocuğa sahip olma olasılığının genç ebeveynlere göre daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bu durum, yaşlı erkeklerin spermlerinde biriken spontan mutasyonların etkisiyle açıklanabilir.

    2. Anne Yaşı ve Otizm İlişkisi: Karmaşıklığın Anahtarı

    Anne yaşı ile otizm arasındaki ilişki daha karmaşıktır. Bazı araştırmalara göre, kadınların hem çok gençken hem de çok yaşlıyken otizmli bir çocuğa sahip olma olasılıkları daha yüksek görünmektedir. Ancak bu konudaki net anlayış henüz oluşmamıştır, çünkü farklı çalışmalar çeşitli sonuçlar ortaya koymaktadır.

    Forum: Otizimli Çocuğu Olan Anneler Tıklayın!

    3. Genç Anneler ve De Novo Mutasyonlar

    Genç annelerin otizmli bir çocuğa sahip olma olasılığının arttığına dair bazı bulgular vardır. Bu durum, yumurta hücrelerindeki de novo mutasyonların yaşla birlikte artmasından kaynaklanabilir. Bu mutasyonlar, çocuğun genetik yapısını etkileyerek otizm riskini artırabilir.

    Ebeveynlik Yaşı ve Otizm
    Ebeveynlik Yaşı ve Otizm

    4. Otoimmün Durumlar ve Diğer Faktörler

    Araştırmalar, yaşlı ebeveynlerde otoimmün durumların daha sık görülmesinin otizm olasılığını etkileyebileceğini göstermektedir. Bu, otizmin sadece genetik faktörlere değil, aynı zamanda çevresel etmenlere de bağlı olduğunu düşündürmektedir.

    5. Ebeveynlik Yaşı ve Otizm Epidemiyolojisi

    Ebeveynlik yaşı ve otizm arasındaki ilişki, otizm epidemiyolojisinin sadece küçük bir yüzdesini oluşturabilir. Ancak bu konudaki araştırmalar, otizmin altında yatan biyolojik mekanizmalar hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır.

    Sonuç olarak, ebeveynlik yaşı ve otizm arasındaki ilişki karmaşık ve çok yönlüdür. Genç ve yaşlı ebeveynlerin otizm riski üzerindeki etkilerini anlamak, hem bilimsel hem de sosyal açıdan önemli bir konudur. Bu alandaki ileri araştırmaların, otizmin kökenleri ve önlenmesi üzerindeki potansiyel etkilerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacağı umulmaktadır.

     

    Not: Bu yazı sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tıbbi bir sorunuz veya endişeniz varsa lütfen bir doktora danışınız.

  • Ben Aldırma Nedir? 6 Adımda Nasıl Yapılır? Fiyatları

    Ben Aldırma Nedir? 6 Adımda Nasıl Yapılır? Fiyatları

    Ben aldırma operasyonu, cilt üzerindeki benign tümörleri veya lezyonları çıkarmayı amaçlayan bir cerrahi işlemdir. Genellikle estetik veya sağlık nedenleriyle tercih edilen bu operasyon, melanosit hücrelerinin birikmesi sonucu oluşan pigmentli lezyonlar olan benlerin çıkarılmasını içerir. Bu makalede, ben aldırma operasyonunun ne olduğunu, benlerin nasıl oluştuğunu ve benlerin kanserle ilişkisini anlatarak, operasyon öncesinde, sırasında ve sonrasında dikkate alınması gereken önemli bilgileri ele alacağız. Ayrıca, lazerle ben aldrma operasyonunun nasıl gerçekleştirildiği, iyileşme süreci ve operasyon sonrası dikkat edilmesi gereken noktalar gibi konuları detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Sağlıklı bir cilt için ben aldırma operasyonunun önemi ve bu konuda merak edilenler için bu makale rehber niteliğinde olacaktır.

    Ben Aldırma Operasyonu Nedir?

    Ben aldırma operasyonu, cilt üzerinde bulunan benign (iyi huylu) tümörlerin veya lezyonların cerrahi olarak çıkarılması işlemidir. Bu operasyon genellikle estetik veya sağlık nedenleriyle yapılabilir. Benler, genellikle melanosit adı verilen hücrelerin birikmesi sonucu ortaya çıkan pigmentli lezyonlardır.

    Benler Nasıl Oluşur?

    Benler genellikle melanosit hücrelerinin ciltte kümelendiği yerlerde oluşur. Melanositten kaynaklanan pigment melanin, cilde rengini verir. Genetik faktörler, güneş maruziyeti ve hormonal değişiklikler, benlerin oluşumunda etkili faktörlerdir.

    Benin Kanser Olup Olmadığına Dair Belirtiler Nelerdir?

    Genellikle benign olan benler, malign melanom adı verilen cilt kanseri türüne dönüşebilir. Bir benin kanserli olup olmadığını belirlemenin anahtarı, ABCDE kriterleridir: Asimetri (asimetri), Sınırlar (borders), Renk (color), Çap (diameter) ve Evrim (evolution). Eğer bir ben bu özelliklere sahipse, derhal bir dermatologa başvurmak önemlidir.

    Ben Aldırma Operasyonu Nasıl Yapılır?

    Ben aldırma operasyonu, lokal anestezi altında gerçekleştirilir. Doktor, benin tipine ve büyüklüğüne bağlı olarak çeşitli teknikleri kullanabilir. Bu teknikler arasında kesme (cerrahi çıkarma), elektrokoter, kriyoterapi (soğukla tedavi) ve lazerle ben aldırma bulunabilir.

    ben aldırma
    ben aldırma

    Ben aldrıma operasyonu, genellikle lokal anestezi altında gerçekleştirilen bir cerrahi işlemdir. İşlem, benin türüne ve büyüklüğüne bağlı olarak farklı teknikler içerebilir.

    İşte ben aldırma operasyonunun adım adım nasıl yapıldığına dair genel bir rehber:

    1. Muayene ve Değerlendirme:
      • İlk adım, doktorun beni muayene etmesi ve benin tipini, büyüklüğünü, rengini, şeklini ve diğer özelliklerini değerlendirmesidir.
      • Dermatolog, benin benign (iyi huylu) olduğunu teyit eder ve operasyon için uygun olduğunu belirler.
    2. Anestezi:
      • Operasyon lokal anestezi altında gerçekleştirilir. Bu, benin çevresindeki bölgeyi uyuşturarak hastanın operasyon sırasında ağrı hissetmemesini sağlar.
    3. Kesme veya Lazer Kullanımı:
      • Cerrahi çıkarma yöntemi seçilirse, doktor beni çıkarmak için bir cerrahi bisturi kullanabilir.
      • Lazerle ben aldrma tercih edilirse, lazer cihazı benin üzerinde gezdirilerek lazer ışığı kullanılır. Bu yöntem, benin çıkarılmasını ve aynı zamanda kanamayı azaltmayı sağlar.
    4. Dikiş Atma veya Kapatma:
      • Benin çıkarılmasının ardından, cerrahi kesim kapatılır. Küçük benlerde genellikle dikiş atılmayabilir, ancak daha büyük benlerde dikişler kullanılabilir.
    5. Yara Bakımı:
      • Operasyon sonrasında yara iyileşmesini hızlandırmak ve enfeksiyon riskini azaltmak için doktorun önerdiği yara bakımı yönergelerine dikkat edilmelidir.
      • Bu, belirli bir süre boyunca yara bölgesini temiz ve kuru tutmayı içerir.
    6. İzleme ve Kontrol:
      • Operasyon sonrasında doktor, iyileşme sürecini izlemek ve gerekirse kontrol muayeneleri yapmak için belirli bir takip programı önerebilir.

    Her ben aldrma operasyonu vakası benzersizdir ve bu adımlar, her hasta için özelleştirilebilir. Bu nedenle, operasyon öncesi detaylı bir danışma ve değerlendirme süreci önemlidir. Operasyonun amacı, benin çıkarılmasıyla estetik bir düzeltme yapmaksa, bu işlem genellikle hızlı bir şekilde tamamlanabilir. Ancak, operasyonun kanser şüphesi nedeniyle yapılması durumunda, daha fazla doku çıkarılabilir ve ek önlemler alınabilir.

    Lazerle Ben Aldırma Operasyonu Nasıl Yapılır?

    Lazerle ben aldırma operasyonu, bir lazer cihazının kullanılmasıyla gerçekleştirilir. Lazer ışığı, benin üzerindeki dokuyu buharlaştırarak çıkarmak için kullanılır. Bu yöntem genellikle küçük ve yüzeyde bulunan benlerin çıkarılmasında tercih edilir.

    Ben Aldırma Operasyonu Sonrası İyileşme Ne Kadar Sürer?

    İyileşme süresi, operasyonun büyüklüğüne ve yapılan tekniklere bağlı olarak değişebilir. Genellikle küçük ben aldırma operasyonlarından sonra hemen günlük aktivitelere dönülebilir. Ancak, büyük operasyonlardan sonra daha uzun bir iyileşme süresi gerekebilir.

    Ben Aldırma Operasyonu Sonrası Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Operasyon sonrasında doktorun önerilerine uymak önemlidir. İyileşme sürecinde enfeksiyon riskini azaltmak için yara bakımına dikkat edilmelidir. Ayrıca, güneşten korunmak ve izin iyileşene kadar güneşe maruz kalmaktan kaçınmak da önemlidir.

    Ben Aldırma Fiyatları ve Lazerle Ben Aldırma Fiyatları

    Ben aldırma operasyonu fiyatları, operasyonun yapılacağı yer, benin büyüklüğü ve çıkartılma yöntemine bağlı olarak değişebilir. Genellikle bu operasyonlar estetik nedenlerle yapıldığı için sağlık sigortaları tarafından karşılanmaz. Lazerle ben aldırma fiyatları da benin türü ve büyüklüğüne göre değişiklik gösterebilir. Bu konuda en doğru bilgiyi almak için bir dermatolog veya estetik cerrahi ile görüşmek önemlidir.

    Ortalama Ben Aldırma Fiyatı: 1750 ₺ – 3500 ₺ aralığındadır.

    Forum: Ben Aldırma Tecrübem Tıklayın!

  • Saç Dökülmesine Doğal Çareler

    Saç Dökülmesine Doğal Çareler

    Saç insanların en güzel aksesuarlarındadır. Güzel saç bir de güzel yüz hatlarıyla birleştimi her ortamda dikkat çeker.
    Güzelliğinize güzellik katar, özgüveninizi yükseltir. Saçlar dökülmeye başladı mı bu özgüven yerini kaygı, üzüntü, mutsuzluk gibi psikolojik sorunlara bırakır.

    Saçların dökülmesi,incelmesi, zayıflaması farklı nedenlerden oluşan bir hastalıktır. Uzmanlar günde 50-100 tel arası saç dökülmesini normal kabul ediyorlar. Saçın dökülmesinin büyük bir bölümü yenilenme dökülmesidir.Saçlarımızın ömrü vardır,
    3 yılda dökülür onların yerine ise yenileri çıkar. Bu saç dökülmesi değildir, saç yenilenmesidir.Fakat günlük dökülmek 100’ü geçiyor ve elimi attığımda birsürü saç elimde kalıyor diyorsanız bu durum saçınızın döküldüğü anlamına gelir.Saç dökülmesinin çeşitli nedenleri vardır, sizlerle bugün saç dökülmesinden kurtulmak için uzmanlar tarafından bildirilen saç dökülmesine doğal çareleri bildireceğiz..

    Saç Dökülmesine Doğal Çareler

    Saç Dökülmesine Doğal Çareler
    Saç Dökülmesine Doğal Çareler

    Bir dermotolağa görünün!
    Saç dökülmesi bir hastalık belirtisi olabilir ve saç kıranla diyabet yaygın iki önemli nedendir.Baş bölgesindeki mantar enfeksiyonları kansızlık,
    beslenme bozuklukları, vitamin eksiklikleri, ağır hastalıklar, hormonal düzensizlikler de dökülmeye neden olabilir.
    Genellikle mantar olan deride pütürlenme olur, yani deri bir belirti verir ki teşhis ve tedavisi gerçekleşsin.
    Şayet dökülme bu hastalıklardan değilse, diğer olası sorunlar için doktorunuza başvurun.Cildiye uzmanı tarafından
    uygulanan tedaviyle kısa sürede bu sorundan kurtulduğunuzu görüceksiniz.

    Saç Dökülmesine Doğal Çareler

    Ailenizin genetik mirasını araştırın!
    Anneniz ve babanızda durum ne olmuş? Saç dökülmesinin kökenini araştırdığımızda
    genetik bulgular bize yol gösterir. Araştırmalar gösteriyor ki babası kel kişilerin, ileride saç dökülme riski yaşaması olasıdır.
    Bu durumda günümüzde çok yaygın uygulanan saç ekimi gibi bir alternatif düşünebilirsiniz.

    Saç Dökülmesine Doğal Çareler
    Saç Dökülmesine Çareler
    Saç Dökülmesine Çareler

    Beslenme Ve Egzersiz!
    Günlük yediklerinize dikkat edin. Dengeli ve sağlıklı beslenirseniz, saçlarınız da vücudunuzun bir parçası olduğundan bu gıda alımı saçlarınıza da yansıyacaktır.
    Saç sağlığı için özellikle belli protein, mineral ve yağ alımı son derece önemlidir.Yetersiz vitamin alımı saçlarınızda dökülmeye yol açacaktır.

    Saç Dökülmesine Çareler
    Saç Dökülmesine Çareler

    Stresle başa çıkın!
    Mutsuzluk ve stres saç dökülmesinin en yaygın nedenlerindendir. Özellikle, sevdiğimiz birini kaybetmek, boşanma,ekonomik kaygılar stres ve üzüntüyü büyük oranda tetikleyen durumlardır.
    Bu gibi durumlarda stresten, üzüntüden tamamen kurtulamıyorsakta stresin vücudumuza daha fazla zarar vermesini önlemek adına belli adımlar atabiliriz.
    Mesela maneviyata yönelebilir,hobilerle meşgul olabiliriz.Bunun yanı sevdiklerimiz beraber vakit geçirmek, arkadaşlarımızla sohbet etmek, sporla uğraşmakta stresle başa çıkmada güzel alternatiflerdir.
    Yönteminiz ne olursa olsun hedefimiz stresten arınmak olsun! Unutmayın, uzmanlar yaptıkları araştırmalar sonucu saç dökülmesinin bir numaraları nedenlerinden biri olarak stresi gösteriyor.
    Stresle başa çıkmak için sizlere rehberlik edebilecek birkaç yöntemi paylaşalım!
    1-Meditasyon yapın!
    Meditasyon hem stresi azaltır hem de hormonlarınızı dengede tutar. Meditasyon
    ayrıca sizin daha sakin ve daha anlayışlı bir birey olmanıza yardımcı olur.
    2-Günlük egzersizlere devam edin!
    Günde 30 ila 60 dakikar arası yüzün, bisiklete binin, tenis oynayın ve üzerinizdeki agresifliği sporla atın! Egzersizler stres oranınızı düşürecektir.
    3-Konuşun veya yazın!
    Günlük hayatınızı, içinizdeki duyguları, sevinçlerinizi üzüntülerinizi yakınlarınızla paylaşın! Yazmakta stres atmak için birebirdir!

    Saç Dökülmesi
    Saç Dökülmesi

    Saç Bakımı!

    Kullandığımız şampuanlarınızı özenle seçin!Bazı şampuanlar saçınıza yaramayıp
    dökülmeye neden olabilir. Günümüzde şampuanlar kimyasal içerdiğinden bu saç
    derinizde kuruma, pullanma ve tahrişe neden olup dökülmeye neden olabilir.

    saç kaybı
    saç kaybı

              Saçınıza işlem uygulamadan önce bir kez daha düşünün!
    Perma, saçı sık boyamak, saç maşaları hata fön makineleri bile saçlara zarar verir!
    Saçlarınız dökülüyor ve nedenini bulamıyorsanız, şunu bilin ki saçlarınız yıprandı ve artık
    saç köklerinde tutunamıyor!

    saç kaybı
    saç kaybı

    Vitamin eksikliğiniz olabilir!
    Araştırmalar gösteriyor ki B12 ve biotin eksikliği olan kişilerde saç dökülme meydana geliyor!
    Bu vitaminleri beslenmenizde karşılayamıyorsanız, muhakkak takviye kapsül  vitamin olarak alın! Uzmanlar B12 vitaminin sinir sistemini düzenlediği, stresle başa çıkmanızda yardımcı olduğunu bildiriyorlar.Şayet doğal bir ilaç isterseniz, herbalistlerin sıklıkla tavsiye ettiği “saw palmetto” biktisinden yararlanabilirsiniz. Bu bitki saç dökülmesine neden olan DHT hormonunun
    salımını engeller.

    YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Kadınlar Kulübü’ne aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Kadınlar Kulübü tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.

  • Kemik erimesini önleyen besinler

    Kemik erimesini önleyen besinler

    Kemik erimesi; kemik doku yoğunluğunun azalması, dayanıklığının azalması yani kemik kalitesinin bozulmasıdır. Kemik erimesi arttıkça, kemiklerin kırılganlığı da artar. Kemik Erimesi (Osteoporoz) tedavisinde amaç mevcut kemik kitlesinin korunması veya artırılması, kırıkların önlenmesidir.

    Kemek erimesi belirtileri ? Kemik erimesinin yani osteoporoz belirtileri nelerdir ?

    Kemik Erimesi
    – Kemik erimesinin belirtileri nelerdir?
    – Kemik erimesi neden olur?
    – Kemik erimesi nedir?
    – Kimlerde kemik erimesi riski daha fazla?
    – Kemik erimesi günlük yaşamı nasıl etkiler?
    – Kemik erimesi hangi sıklıkta görülür?

    Öncelikle belirtmek gerekir ki kemik erimesi çoğunlukla hiçbir belirti ve şikayete neden olmaz, yani hasta çoğunlukla kendisinde kemik erimesi başladığını ve ilerlediğini farketmez. Bu yüzden kemik erimesine “sinsi hırsız” denmiştir, sinsi ve sessiz bir şekilde kemik dokusunu çalar anlamında. Belirti olmayan bu kadınlar çoğunlukla doktora başvurduklarında yapılan tetkikler neticesinde tesadüfen teşhis alırlar. Menopoza girdiği için hastaneye başvuran her hastaya kemik erimesini araştırmak için kemik mineral yoğunluğu bakılır ve kemik erimesi varsa bu esnada farkedilir. Bu nedenle hiçbir şikayeti olmayan ve iskelet olarak kendisini çok sağlam hisseden bir kadında da kemik erimesi olabilir, bu yüzden menopoza giren her kadına kemik erimesi açısından da muayene ve tetkik yapılması gerekir. Daha sonra bir kaç yıl aralarla kemik mineral yoğunluğu ölçümü tekrar edilir.
    Kemik erimesi yeni başlamış veya çok hafif olan bir hastada mevcut olan bel ağrısı, diz ağrısı gibi şikayetler kemik erimesi ile ilgili değildir mutlaka başka nedenlerin araştırılması gerekir.

    Kemik erimesi genellikle çok ileri aşamalara geldiğinde ve yaş çok ilerlediğinde bazı belirtiler verir.

    İleri derecede kemik erimesi durumunda görülebilen şikayet ve belirtiler:
    – Sırt ağrısı (Omurga kemiklerinde kemik erimesinin ilerlemesi nedeniyle gelişir.)
    – Bel ağrısı
    – Boyun ağrısı
    – Boy kısalması
    – Öne eğik ve kambur vücut şekli
    – El bileği, kalça ve omurga gibi kemiklerde kırıklar. Çok ileri derecede kemik erimesi varlığında umulmadık basit travmalarla bile kırıkların meydana geldiği görülür.
    – Çok ilerlemiş osteoporoz hastalarında kemik ağrıları ve kemiklerde hassasiyet meydana gelebilir.
    – Omurga ve diğer kemiklerdeki kırıklara bağlı vücutta şekil bozuklukları meydana gelebilir.
    – Ağrı ve kırıklardan dolayı hasta giderek hareketsizleşir.

    Kemik erimesi belirtileri tedavi ile kaybolur mu? Şikayetler tamamen geçer mi ?
    Yukarıda sıralanan belirtilerin tamamınn tedavi ile yok olması beklenemez. Kamburluk ve vücut şekil bozuklukları yok olmasa da en azından ilerlemesinin durdurulması tedavi ile mümkündür. Ağrı şikayetleri çoğunlukla tedavi ile hafifler veya geçer. Kemik erimesi tedavisinde amaç herşeyi tamamen normale döndürmek değildir, kemik erimesinin ilerlemesini durdurmak bile büyük bir kazançtır çünkü tedavi edilmediği taktirde sürekli ilerleyen bir hastalıktır. Tedavi ile en önemli amaçlardan birisi de kırık riskini azaltmaktır.

    Kemik erimesini önlemek için bu yiyecekleri tüketin, işte kemik erimesini karşı yenecek 10 besinler ;

    Kayısı

    Yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içerir.

    Süt

    Kalsiyum, protein, B2-A-E-D vitaminleri, folik asit, fosfor ve demir kaynağıdır. Kalsiyum, D vitamini ve fosfor ile birlikte kemikleri ve dişleri güçlendirmek için çalışır. Bunların eksikliği kemikleri eritir.

    Soğan

    Sarımsakla birlikte enfeksiyonlarla mücadele eder. Kükürt bileşimleri atardamarların zarar görmesini önler. Soğan kemik erimesini de önlüyor.

    Marul

    Sütten bile daha fazla kalsiyum içerdiği söyleniyor.

    Brokoli

    Mineral ve demir eksikliğini gideren brokoli, adeta bir vitamin deposu. A, E ve C vitaminleri bakımından zengin olduğu ve çok miktarda kalsiyum içerdiği için kemik erimesine bire bir. Demir, selen, bakır ve potasyum kaynağı olan brokoli içerdiği flavonoidler bakımından bağışıklık sistemini güçlendiren bir özelliğe sahip. Antibiyotik özelliğe de sahip olan brokoli bu yönüyle prostat enfeksiyonuna karşı çok etkin.

    Kuru Erik

    Fenolik bileşikler ve bor elementi bakımından zengindir. Bor elementi kemik sağlığını koruyan, kemik erimesine karşı koruyucu özelliktedir. Günlük 100 gram kuru erik tüketiminin, günlük bor gereksinimini karşılayabileceği belirtiliyor.

    Üzüm Çekirdeği Özütü

    Flavonoit tipi bileşenler açısından zengin olup oksidatif hasarı önleyici özelliğinin yanında, kemik erimesine neden olan proteolitik enzimleri de azaltıcı etkisi vardır.

    Nar Özütü

    İçeriğindeki flavonoit yapısında bileşenler nedeniyle üzüm çekirdeği gibi etki gösterir.

    Portakal gibi Narenciye Meyveleri

    C vitamini ve flavonoit yapısındaki bileşenler sebebiyle kemik sağlığı açısından önemlidir

    Elma

    Kemik erimesini azaltıcı etkisi vardır.

    Kemik erimesine karşı doğal bir çözüm ; Yoğurt Nane

    Naneli YoğurtYıllarca yoğun kemik erimesi tedavisi görürken, devlet bunun ilaçlarını vermeme kararı aldı biz emeklilere.

    Bu arada ben yoğurdu çok çok sevdiğim için ve rejim olsun diye her akşam yemek yerine bir kase yoğurt yemeye başladım.

    Ancak öylece yemek değil; içine bir avuçta çok sevdiğim naneden ve biraz da z.yağı ile pul biber koyarak ve içine bir de peksimet doğrayarak.

    Geçen sene kemik ölçümü için verilen tarihte dispansere gidip tahlil ve mr’ larımın çekiminden sonra doktor, kemik erimesinin sızıntıya dönüştüğü yani hızlı erimenin neredeyse durur gibi olduğunu söyledi ve bana ne kullandığımı sordu, ben de hiçbir şey sadece bol naneyle karışık yoğurtyediğimi söyledim;

    Doktor:” – Nane ile yoğurdun birleşmesiyle doping yapmışsınız…” dedi.

    Şimdiyse, her kadın hastaya “Kür olarak haftanın her günü böyle yoğurt yiyeceksiniz ilaç gibi…” diye tembih ediyormuş.

    Benden söylemesi. Denemekten zarar gelmez. Ancak unutmamalı ki yoğurdun içinde mutlaka bolca kuru nane olacak…

    Sağlıklı bir yaşam dileklerimle.

  • Astım ataklarından korunmanın yolları

    Astım ataklarından korunmanın yolları

    Ülkemizde 3,5 milyon kişinin sorunu olan astım, tedavi edilmezse yaşam kalitesini düşürüyor, hatta hastanın hayatını bile tehdit edebiliyor. Aslında astım basit önlemlerle kontrol altına alınabiliyor!

    Astım havayollarının duyarlılığının artması ve daralması ile karakterize, ataklar halinde seyreden kronik bir hastalık. Dünyada yaklaşık 300 milyon, ülkemizde de yaklaşık 3.5 milyon astım hastası yaşıyor. Son yıllarda astım görülme sıklığında belirgin artış mevcut. Öyle ki Batı Avrupa’da son 10 yılda 2 katına çıkarken, bu oran Amerika birleşik devletlerinde yüzde 60’larda seyrediyor. Astımın görülme sıklığındaki artışın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte; sanayileşme ve egzoz gibi nedenlerle dış ortam hava kirliliğinin artması, hamilelikte sigara içilmesi, ev içi alerjen yoğunluğunun artması, obezite, anne sütü verilmemesi, katkı maddeleri, boyalı ve hazır gıda tüketimindeki artış gibi faktörlerin etkili olduğu düşünülüyor. Tedavi edilmediğinde kişinin yaşam kalitesini düşüren, hatta hayatını bile tehdit edebilen astım aslında basit önlemlerle kontrol altına alınabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ceyda Kırışoğlu, astım ataklarını kontrol altına almanın yollarını anlattı.

    Astımın oluşum nedenleri neler?
    Astımlı kişi hastalığı tetikleyen alerjenler, soğuk veya kirli hava, stres veya enfeksiyon gibi etkenlerle temasa geçtiğinde hava yolları daralıyor. Bu darlık sonucu da çeşitli yakınmalar ortaya çıkıyor. Bazı hastalarda astımın belirtilerinden hepsi ortaya çıkabileceği gibi, bazılarında ise sadece birkaçı, hatta sadece biri görülebiliyor.

    Kimler risk altında? Astımda en önemli risk faktörü nedir?
    Astımda en önemli risk faktörü genetik yapı. Ebeveynlerden birinde astım olması durumunda çocukta gelişme riski yüzde 20- 30 iken, bu risk her iki ebeveynde olması durumunda yüzde 60- 70’lere yükseliyor.
    Genetik olarak alerjik yapısı olanlarda, yani atopik bireylerde astım riski 10-20 kat daha fazla oluyor. Alerjik nezlesi olanlarda da astım gelişme riski 9- 14 kat artıyor.
    Son yıllarda obezite astım gelişimi için risk faktörleri arasında sayılıyor.
    Bir diğer risk faktörü ise cinsiyet. Astım çocukluk çağında erkeklerde, erişkinlerde ise kadınlarda daha sık görülüyor.
    İzosiyanatlar gibi 300’ den fazla madde mesleksel astıma neden oluyor.
    Hamilelikte sigara içen annelerin bebeklerinde, sigara içmeyen annelere göre daha sık görülüyor.
    Evde, hatta balkonda sigara içilen evlerde büyüyen bebeklerde astım gelişme riski hiç sigara içilmeyen evlere göre 3 kat artıyor.

    Hangi belirtiler ile ortaya çıkıyor?
    Nöbetler halinde gelen öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum ve göğüste baskı veya tıkanma hissi astımın tipik belirtilerini oluşturuyor.
    Sabaha karşı semptomların artış gösterip uykuyu bölmesi astımı destekliyor.
    Sıklıkla eforla, özellikle merdiven çıkarken veya yokuş yukarı yürürken nefes darlığında artış görülüyor.
    Astımda genellikle kuru özellikli öksürük görülüyor. Bazen öksürük astımın tek belirtisi olabiliyor. Bu tablo ‘öksürükle seyreden astım’ olarak değerlendiriliyor. Astımlı hastalarda bronş hassasiyetine bağlı olarak üst solunum yolu enfeksiyonları sonrası uzun süren öksürük görülebiliyor. Bu durum astım tedavisinin yetersiz kaldığını veya yapılmadığını gösteriyor. Dolayısıyla enfeksiyon sonrası uzayan öksürüklerde mutlaka hekime danışmak gerekiyor.
    Sıklıkla kuru öksürük görülmekle birlikte arada balgam tıkaçları da çıkarılabiliyor. Bu tıkaçlar çıktıktan sonra belirgin rahatlama sağlanıyor

    Astım nasıl tedavi ediliyor?
    Astımda hedef hastalığın kontrol altında olması. Yani gün içinde nefes darlığı, hışıltılı solunum, öksürük gibi semptomlar yaşamamak, gece nefes darlığı ile uyanmamak ve kurtarıcı nefes açıcı ilaç kullanma gereksiniminin olmaması amaçlanıyor. Astım kontrol altında olduğu sürece kişinin hayatını etkilemiyor. Astım hastası olimpiyat şampiyonu yüzücüler ve profesyonel futbolcular bunun en iyi örneğini oluşturuyor. Semptomlar ve solunum fonksiyon testi değerlerine göre hastalığın şiddeti belirlendikten sonra tedavi planlanıyor. İlaçlar kontrol ediciler ve semptom gidericiler olarak iki grupta toplanır. Günümüzde en etkin olan astım ilaçları nefes yoluyla alınan kortizonlu ilaçlar. Çok düşük dozlarda uygulanan bu ilaçlar standart tedaviler sırasında kana geçmiyor, kilo alımına neden olmuyor. Yine hastaya göre alerjiye yönelik farklı ek tedaviler de kullanılıyor. Astım kontrol altındaysa ilaç dozları azaltılabiliyor, kontrolsüz olduğunda ise ilaç çeşidinde veya dozunda artış yapılıyor.

    Atakları kontrol altına almanın 6 yolu
    1- Nefes yoluyla aldığınız ilaçlarınızı erken kesmeyin. İlaçlarınız mutlaka hekiminizin gözetiminde ve önerileri doğrultusunda kullanın.

    2- İlaç tedavisine yanıtı ve hastalığın kontrol altına alınmasını güçleştirdiği için sigara dumanına maruz kalmaktan kaçının.

    3- Alerjenlere maruz kalmamak için gerekli önlemleri alın. Ev içindeki nem oranını yüzde 50’nin altında tutmak, mümkün olduğunca az halı kullanmak, eşyaları kapalı dolapların içine yerleştirmek, ağır kadife perde ve yatak örtüsü kullanımından kaçınmak, polen mevsiminde evi sabah erken saatlerde havalandırmak alabileceğiniz basit önlemlerden bazılarını oluşturuyor.

    4- Obezite astımı tetikleyen bir faktör olup, hastalığın kontrol altına alınmasını güçleştiriyor. Bunda leptin hormonunun rol oynadığı biliniyor. Astım kontrolünü kolaylaştırdığı için fazla kilolarınızdan kurtulun.

    5- Enfeksiyonlar en sık tetikleyen faktörlerden biri olduğu için korunma amaçlı olarak grip ve pnömokok aşıları yaptırabilirsiniz.

    6- Beslenmede mümkün olduğunca doğal olanları tercih edin. Hazır gıdalar, boyalı maddeler, katkı maddeleri, MSG gibi maddelerden sakının.

  • Mutluluk genetik mi ?

    Mutluluk genetik mi ?

    ”Mutluluk genetik değildir. Geliştirilmesi gereken bir kavramdır. İnsanlar bu bilimi öğrenebilir. Bunun için de duygusal zeka eğitimi çok önemli”

    Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, mutluluğun genetik değil, geliştirilmesi gereken bir kavram olduğunu, insanların bu bilimi öğrenebileceğini, bunun için de duygusal zeka eğitiminin çok önemli olduğunu bildirdi.

    Koruyucu Ruh Sağlığı çalışmaları çerçevesinde, dünyada hızla yayılan pozitif psikoloji akımının Türkiye’deki ilk çalışmaları, Üsküdar Üniversitesi’nin Altunizade’deki Yerleşkesi’nde düzenlenen ”İnsani Değerler ve Pozitif Psikoloji Paneli”nde ele alındı. Panelde, Pozitif Psikoloji’nin kişilik ve toplum gelişimine katkısı ile temel eğitimde pozitif psikolojinin etkileri tartışıldı.

    Panelde ”Mutluluk Bilimi” başlıklı konuşma yapan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, mutluluk biliminin insan psikolojisiyle uğraşanların son yıllarda çok kafa yorduğu önemli konulardan biri olduğuna değindi.

    Koruyucu ruh sağlığı alanında hiç bir tedavinin psikoterapinin önemini azaltmadığını ve insanı mutlu yapmaya yetmediğini aktaran Tarhan, şu bilgileri verdi:

    ”Tedaviler insanı eksiden, sıfıra getirdi. Günümüzün ihtiyacı ise artıya çıkmak. Bu çalışmaları içeren bilim dalı ile uğraşan disipline ’Pozitif Psikoloji’ adı verildi. Mutluluk, genetik değildir.

    Geliştirilmesi gereken bir kavramdır. İnsanlar bu bilimi öğrenebilir. Bunun için de duygusal zeka eğitimi çok önemli. Mutluluk yatırım ister.

    Üsküdar Üniversitesi olarak pozitif psikoloji üzerine yoğun çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalardan ilk çıkan eserimiz ise akademik kadromuzun katkıları ile hazırlanan Pozitif Psikoloji kitabı oldu.

    Yeni bir öğrenme modeli olarak karşımıza çıkan ’zihin temelli eğitim’, eğlenceli ama bir o kadar da disiplinli bir çalışmanın iyi öğrenmeyi sağladığını vurgulamaktadır. Pozitif psikoloji uygulaması çalışmasında ’zihin temelli eğitim’ kavramını uygulamalarla birlikte sunuyoruz.”

    ”İnsani Değerler ve Eğitim Politikaları” başlıklı konuşma yapan İstanbul Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız da en büyük hedefinin eğitimin niteliğini arttırmak olduğunu belirtti.

    Bilgi teknolojilerinin yoğun olarak kullanıldığı bir dünyada zamana uygun adımlar atılması gerektiğini vurgulayan Yıldız, şunları kaydetti: ”Bu nedenle öğrencilerimizin üretkenliğini arttırmak, yeni şeyler öğrenmelerini sağlamak için pek çok çalışmada yer alıyor, destek oluyoruz.

    Mutlu Bir Evlilikte Dikkat Edilmesi Gereken 7 Öneri için tıklayın !

    Değişen eğitim politikaları ile birlikte çocuklarımızın dünya standartlarında eğitim alabilmesi için becerilerini geliştirecek ve kendilerini besleyen yeni eğitim çalışmaları geliştirmek çok önemli. Okullarda pozitif psikoloji alanında çalışmalara yer veriyoruz. Kavramsal dönüşümü önemsiyoruz.

    Müfredat içeriklerinin yenilenmesinde de pozitif psikolojiyi temel alıyoruz. Bilgilerin yeniden tanımlanması çalışmaları sürüyor.”

    Panelde ”Pozitif Psikoloji ve İnsan Değerlerin Kişilik-Toplum Gelişimine Katkısı” başlıklı sunum yapan Üsküdar Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi Müdürü Uzman Psikolog Orhan Gümüşel de herkesin hayata katacağı renk, alacağı keyif olduğunu belirtti.

    Gümüşel, mutluluğun hediye veya rastlantı sonucu elde edebileceği bir şey olmadığını, mutlu olmanın hayatın anahtarı olduğunu belirtti.

    Milliyet

  • Sivilceler hakkında tüm bilmedikleriniz

    Sivilceler hakkında tüm bilmedikleriniz

    Neden bazı kişilerde daha çok sivilce çıkar, yüzü yıkamak sivilce oluşumunu önler mi? İşte merak edilen cevaplar.

    Neden bazılarında daha çok sivilce çıkar? Yüzümüzü sık yıkayarak sivilce çıkmasına engel olabilir miyiz?

    Konya Akademi Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Kadriye Çimen açıklıyor…

    Sivilce sadece bir ergenlik dönemi sorunu değildir. Ama ergenlikte daha fazla görüldüğü de bir gerçek. Her gün defalarca kez yüzümüzü yıkayarak sivilceleri engelleyebilir miyiz? Yoksa temizliğin de bir sınırı mı olmalı? Kendimizi bir türlü alamadığımız sivilce sıkma operasyonları ne kadar sağlıklı? Stresle ya da besinlerle sivilcenin bir ilişkisi var mı?

    Sivilceli Ciltler ve Çözümleri için tıklayın !

    Sivilce neden çıkar?

    Sivilceli kişilerin cildinde yağ salınımı çok fazla artmıştır. Bunun sonucunda, bir süre sonra yağ kanalında tıkanma başlar. O bölgenin derisinde bulunan, dışarıdan almadığımız mikroplar, yağ kanalı etrafında üremeye başlar. Bu mikroplar bir süre sonra o yağları parçalar ve iltihaplı sivilceler oluşturur.

    Genetik midir?

    Sivilcenin genetik olup olmadığı henüz kanıtlanmış değildir. Ancak sivilce fazla görülen ailelerin çocuklarında da sivilce çıkma olasılığı daha yüksektir.

    Gıdalar etkili mi?

    Sivilcenin gıdayla ilgili olmadığına dair çalışmalar var. Ancak son zamanlarda yapılan çalışmalar, sivilcenin özellikle şu anda medeniyetin getirdiği gıdaları tüketen toplumlarda daha sık görüldüğünü, şekerin ve fast food ürünlerinin hiç girmediği, yani bitkisel beslenen ilkel kabilelerde hiç ortaya çıkmadığını gösteriyor.

    Şunu söylemek gerekiyor ki, sivilceyi gıdalar yapmıyor, ama kötü gıdalar artırıyor.

    Bephantene sayesinde Sivilce ve Sivilce izlerine son ! Tıklayın…

    Sivilceleri sıkmak ne kadar doğru?

    Sivilce pislikten oluşan bir hastalık değildir. Ama sivilce hastalarının ciltlerinde yağlanma söz konusudur. Bunu gidermek için hastalar yüzlerini çok fazla yıkarlar. Ancak bu yanlıştır. Günde en fazla iki kez yıkamalıdırlar.

    Sabun cildi kuruttuğu için sabun benzeri, cildi temizleyen jellerden faydalanabilirler. Tonik kullanımı cildi rahatlatabilir ama şart değildir.

    Cilt için kullanılan ürünler çok önemlidir. Nemlendiricilerin “yağsız” olması ve “sivilce yapmaz” ibareli olması gerekir.

    Makyaj yaparken fondöten, pudra kullanmamak gerekir. Sosyal nedenlerle kullanılması gerekiyorsa da “sivilce yapmaz” ve “yağ içermez” ibareli ürünler tercih edilmelidir.

    Temizlik tedavide çok önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir. Yanı sıra ilaçlar da kullanmak gerekir.

    Sivilcenin sıkılmaması gerekir. Çünkü sıkarken sivilcenin dibe doğru itilerek, sivilcenin patlamasına ve o iltihabın çevre dokuya yayılmasına neden olunabilir. Böylece uzun vadede bir iz meydana gelebilir. Sivilceleri dermatologların temizlemesi mümkündür.

    Sivilce strese bağlı mıdır?

    Sivilce stresle artan bir hastalıktır. Çünkü stres esnasında vücudumuzda birtakım hormonlar salgılanır. Bu hormonlar genellikle yağ kanallarında yağ üretimini artırır. Yağ üretimi arttığında da sivilce artışı görülür.

    [youtube id=”MHCpZF48vns” width=”600″ height=”350″]

     

  • Stres astıma neden olabiliyor

    Stres astıma neden olabiliyor

    Araştırmalara göre; erkeklerde astım oranı yüzde 5 iken bu oran kadınlarda yüzde 10’lara kadar çıkıyor. Prof. Dr. Yonca Tabak, kadınlarda astım oranının erkeklere göre daha yüksek olma sebebinin stres olduğunu söylüyor.

    KADINLAR ÇÖZÜMÜ ÇİKALOTADA BULUYOR

    Kadınların stresle mücadelede, endorfin hormonu salgılatması nedeniyle çikolataya yöneldiklerini söyleyen Prof. Dr. Yonca Tabak, stres ve psikolojik sorunların psikosomatik denilen, diğer bir deyişle, beynin istemeden vücuda zarar verdiği hastalıklardan kabul edilen reflüye yol açtığını belirterek, “Astımlı kadınlarda yüzde 80 var olan reflü kakaonun içeriğindeki kafein ile artıyor. Astım reflüyü, reflü ise astımı kötüleştiriyor.

    Çikolatanın stresle mücadele de kişinin kendini mutlu etme yöntemi olarak kullanılmasının, astımı daha da içinden çıkılmaz bir hale getireceği bilgisi hastalara mutlaka verilmelidir. Benzer şekilde kahve, kola ve alkolün reflüyü arttırıcı etkisi olduğu, özellikle iş yeri gibi stresli alanlarda bu gıdalardan uzak durulması gerektiği de bilinmesi gereken önemli noktalar arasındadır” diyor.

    BU YİYECEKLERDEN UZAK DURUN

    Prof. Dr. Yonca Tabak, kadınların özellikle kahve, alkol ve kola gibi reflüyü arttırdığı bilinen gıdalardan uzak durması gerektiğini ifade ediyor. Tabak, kilo aldırmadığı ve daha az zararı dokunacağı düşünülen bitter çikolataların ise daha fazla kakao içermesi nedeniyle öncelikli vazgeçilmesi gereken gıdalardan olduğuna dikkat çekiyor. Bunlar yerine taze meyve ve sebzeye yönelmenin sağlık için doğru bir davranış olacağını belirtiyor.

    DHA

  • MS hastalığında yeni bir tedavi

    MS hastalığında yeni bir tedavi

    MS hastalığı nedir?

    MS hastalığı, diğer bir adıyla multiple skleroz, beyin ve omurilik (merkezi sinir sistemi) hastalığıdır. Bu hastalığa multiple skleroz denmesinin nedeni hastalık beyin ve omuriliğin bir çok yerinde sertleşmiş dokular oluşturur. Merkezi sinir sistemi sinirler boyunca vücudumuzun farklı yerlerinde elektriksel mesajlar gönderen bir telefon santrali gibidir. Bu mesajlar bilinçli ve bilinçsiz tüm hareketlerimizi kontrol eder. MS hastalığı da bu mesajların düzgün bir şekilde iletilmesini bozar. Sağlıklı sinir liflerinin çoğu mesajların iletilmesini kolaylaştıran miyelin denen yağlı bir madde ile çevrelenmiştir. Bu doku sinir liflerinin elektrik uyarılarını iletmelerine yardımcı olur. MS hastalığında miyelin parçalanır ve miyelinin yerini sertleşmiş dokular alır. Böylece mesajın geçişi engellenir yada sapar. Sonuçta vücut fonksiyonları kontrol edilemez hale gelir, çünkü mesajlar yanlış yere gittiği için gerektiği şekilde iletilemez.


    Hastalığın yol açtığı zararın, hastanın kendi derisiyle onarılması mümkün olabilir…

    Yeni bir araştırmaya göre şu anda tedavisi olmayan Multiple Skleroz (MS) hastalığının yol açtığı zararın hastanın kendi derisi ile onarılması mümkün olabilir.

    MS hastalığı nedeniyle sinirlerin etrafında miyelin denen yalıtıcı maddenin zarar görmesi sonucu sinirlerin uyarıları iletme kabiliyeti azalıyor ve bu da yorgunluk ve denge kaybına neden oluyor.

    Cell Stem Cell dergisinde yayınlanan araştırmanın sonuçlarına göre hayvanlar üzerinde yapılan testlerde deri hücreleri zarar gören miyelini tedavi edebiliyor. Uzmanlar bu tür tedavilere acil ihtiyaç olduğunu söylüyor.

    Elektrik kablolarının etrafındaki plastik gibi sinirler de miyelin denen bir protein ile çevrili.

    Ancak MS gibi hastalıklar sinirlerin etrafındaki miyelinin zarar görmesine neden oluyor ve elektrik uyarılarının vücuda iletilmesi zorlaşıyor.

    Kök hücre

    ABD’de bulunan Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi’nde bir grup bilim insanı, kök hücre araştırmalarındaki ilerlemelere dayanarak miyelinin onarılmasını sağlayacak araştırmalar yürütüyor.

    Bu araştırmalarda insanların deri hücrelerinden örnekler alınarak vücutta herhangi bir hücrenin yerini alabilecek kök hücreye dönüştürülüyor.

    Bir sonraki adım ise kök hücreleri beyinde miyelini üreten hücrelerin gelişmemiş hallerine dönüştürmek.

    Araştırmacılar, bu hücreler, miyelinsiz doğan farelere enjekte edildiğinde, kayda değer bir etki gördüklerini belirtiyor.

    Dr Steven Goldman BBC’ye yaptığı açıklamada “miyelinin sinir sistemi aracılığıyla üretildiğini” ve araştırmada kullanılan bazı farelerin “normal yaşam süresine” sahip olduklarını söyledi.

    Dr Steven Goldman “MS hastalığında sinir liflerinin yok olmadığını, amacın bunların yeniden miyelin ile kaplanmasını sağlamak olduğunu” belirtti.

    Ancak MS hastalarının bağışıklık sistemi miyeline saldırmaya devam edecek. Bu nedenle bu tedavinin bağışıklık sistemini kontrol altına almaya çalışan diğer tedaviler ile birlikte uygulanması ya da birçok kez tekrar edilmesi gerekiyor.

    Dr Steven Goldman , bu konudaki çalışmaların devam ettiğini ancak “kötümser olmak için bir neden olmadığını” söyledi.

    Birkaç yıl içinde bu tedavinin insanlar üzerine uygulanmaya başlanması mümkün olabilir.